LONDRA'YA HOŞGELDİNİZ..

Bursa'nın Şirin İlçesi Orhaneli'nin Fadıl Köyü'nden Londra'ya Uzanan Yolculuk Sizlerle..



Keyifler Olsun..

21 Mayıs 2010 Cuma

Keyif Adamı

         
           ‘Keyif Adamı’ kavramını duymayanız yoktur eminim. Hayattan her durumda keyif almaya çalışanlara isnat edilir çoğu zaman. Hızla akıp giden hayatta karşılaştığı her olumsuzluğun ; ‘mutlaka hoş bir tarafı vardır’ bilinciyle hareket eder bu insanlar. Kısacık hayatta ufacık tefecik problemlerin kendilerini üzmesine, hayatlarını zehir etmesine izin vermezler. Bir problemle mi karşılaştı; önce çözmeye çalışır sonra, baktı olmuyor ‘tık ‘ diye üzerinde geçiverirler.

             Siz bunu Avrupalıların polyannacılığı veya Doğuluların aşırı kaderciliği olarak düşünebilirsiniz. Açıkçası ben o kanaatte değilim. Onun içindir ki; zaten ‘keyif adamı’ kavramına kendimi çok yakın bulurum. Her platformda da bunu dile getirir ve hoş bir edayla ‘Ben keyif adamıyım’ derim. Onun için birçok arkadaşım ‘ya sen nasıl bu kadar rahat olabiliyorsun’ diye meraklarını dile getirirler. Siz bunu ‘Umursamazlık ‘ olarak düşünmeyin lütfen. Çok farklı şeyler bunlar. ‘Sorumluluk bilinciyle,keyfince yaşamak’ diye de tanımlayabilirsiniz siz bunu. En azından benim için öyle.
 
            Biraz da bakış açısıyla alakalı galiba. Hatırlarsınız Hz İsa’nın (a.s) kıssasını. Bir havarisinin gördüğü köpek leşine ‘ne kadar pis kokuyor’ demesi ve Allah rasulünün ona karşılık ’Ne kadar güzel dişleri var’ diye karşılık vermesi. Tamamen sizin hangi açıda olduğunuza bağlı.
 
            Yakın zamanda hoş olmayan bir sürprizle karşılaştım. Aylar öncesinde planladığımız Hollanda ve Belçika gezisi için yaptığım vize başvurusu sebepsiz bir şekilde ret olunmuştu. İlk başlarda üzülmüyor değil insan. Uzun zamandır hayalini kurduğunuz hoş bir gezinin hüsranla sonuçlanması pek güzel şeyler hissettirmiyor insana açıkçası.

           Ama eğer ‘keyif adamıyım’ diyorsanız bu duygularınızdan bir an evvel kurtulmayı ve hatta onu pozitife çevirmenin yollarını aramalısınız. Yok, eğer siz de o karanlık dünyada kalıp, boşluğa küfrederseniz meselenin hiç de iç açıcı olmayacağı kesin.

           Benin Hollanda hüsranına ilk tepkim; Londra’nın garip binası Gherkin’ın yakınlarında çok hoş bir restaurantta benimle aynı kaderi paylaşıp vizeleri ret olunan arkadaşlarla akşam yemeği oldu. Seçiciliğimden dolayı Londra’da pek yaklaşamadığım bu tarz yerlerdeki keyifli yemeklerimden birisiydi açıkçası. Bir nebze de olsa Hollanda gezisini unutmuştum.

         Diğer adım ise; Ertesi günün sabahında arkadaşlarla beraber İngiltere’nin güney sahillerine yolculuğumuz oldu. Bournemouth, Poole, Eastbourne, Seaford, Peacehaven, Brigton gibi İngiltere’nin güney sahillerinin okyanusla kucaklaştığı şehirlere iki günlük gezi, beni bambaşka dünyalara götürmüştü. Çok hoş dakikalar geçirdik şu bizim vizezedelerle beraber. Hangisinden bahsedeyim; Işıl ışıl güneşin altında kumlar üzerinde çocuklar gibi koşuşumuzdan mı, sevdiklerimize ‘sürpriz olsun diye’ ışıldayan kuma yazdığımız yazılardan mı yoksa havalı edalarla oynadığımız zengin sporu golf ten mi?
          
         Siz, poz vermek için şekilden şekle giren artistvari arkadaşlarımızdan mı, sessiz sakin kendi halinde yaşayan, hoş evleri ile bizleri selamlayan İngiliz köy ve kasabalarından mı, yoksa Londra’da garip bir şekilde kaybolup yolumuzu bulamayışımızdan mı kelam etmemi istersiniz benden? Benim için her bireri çok hoştu ve ben çok keyif aldım.

          Şimdi düşünüyorum da o vize hüsranıyla oturup kalsaydım o keyifli tatlar yerine ne bulurdum acaba. Kocaman bir ‘Hiç’ olurdu herhalde. Belki de isyan bayrağını çekecektim birçok kalbi kırarak. Benim hatırlamak istemediğim bir leke olarak kalacaktı mazimde.

            İşte onun için ben ‘keyif adamı’ olmayı seviyorum. Hayattan keyif almayı, her daim keyifli kalmayı seviyorum.

           Hayattan keyif almanız dileği ile.

          Muhabbetlerimle. Sevgiyle Kalın.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

İlk Göz Ağrısı

                    Yazarlık aşkıma dair ilk göz ağrımdır benim. ’Umuda sarılmak’. Makalelerimin ilk denemesidir. Ondan sonradır diğer hikâyeleri kaleme alışım, mısralarla oynaşmamam ve onlara tekrar tekrar âşık olmam hep ondan sonradır. Onun için hiç aldatmayı düşünmedim ve hiç aldırmadım çok güzel hikâyelerin çekici göz kırpışlarına. Her ne kadar benim kalemimden çıksa da herbireri.

                    ‘İlk göz ağrısı unutulmaz’ misali hep benim için bambaşka yeri olmuştur ‘Umuda Sarılmak’ ın. Her ne kadar o hikâyemin sonunu getiremesem de bu hiç değişmemiştir. O makalemi tamamlama ve son noktayı koyma hayalini hep kurmuşumdur. Vuslatı düşlemek gibi aslında bir şey bu! Ama bir taraftan kavuşmayı düşlerken diğer taraftan o büyü bozulmasın diye kavuşmayı istememek. Garip bir duygu değil mi? Ama öyle!

                    ‘Umuda sarılmak’ a dair aşkımın çöpçatanıdır Durmuş Usta, aynı zamanda başkahramanı. O’nun yaptığı sıkıntılı bir yolculuğun verdiği ıstıraptan mı yoksa her geçen gün yüreğini yakan özlem ateşinden midir bilinmez ama hüzünle ağzından dökülen mısralardan buldum ve çıkarttım ilk göz ağrımı ben.

                    İsterseniz hafif başımızı kaldırıp maziye doğru bakalım. Ta ki on iki sene öncesine kadar. Benim köyden ayrılıp okumak için İstanbul’a gelişimin ilk yılları… Çok hoş ama bir o kadar da zor günlerdi. O günleri şimdi hayal meyal hatırlıyorum. Eminim sizinde canlanmıştır hayalinizde o zaman ki yaşadıklarınız. Unutulmaya yüz tutmuş hatıralar kalmış zihnimin bir köşesinde. Seçmekte zorlanıyorum şimdi onları.

                    Ben o zamanki yaşadıklarımı hayal meyal hatırlarken, ilk göz ağrımın çöpçatanı Durmuş Usta; doksanlı yılların sonuna doğru İngiltere’ye yaptığı umuda yolculuğunu sanki dün yaşamış gibi anlatmıştı Londra’ya ilk geldiğim günlerde. O’nun kanını donduran soğukta ailesini, yakınlarını ve hatta yeni doğmuş bebeğini ardında bırakıp Maraş’ın bir köyünden ayrılıp taa Londra’ya kadar yapmış olduğu amansız yolculuğu beni çok etkilemişti.

                  İşte sonra ben yazmaya başladım onun hikâyesini. Sonralarında bir türlü anlattıramadım nedense tekraren. Belki senelerin verdiği özlemden belki de çektiği sıkıntıları anlatırken bir daha yaşamak istemeyişinden anlatmaktan kaçınmıştı Durmuş Usta.

                Durmuş Usta tam 12 koca sene geçirdi ailesinin hasreti gözünün önünde tüterken. Başlarda telefon, sonrasında internet Durmuş Ustanın yarasının merhemi olmuştu. Her ne kadar bunlar, bir nebze rahatlatsa da, yüreğinde derin bir yara olan aile hasretine deva olamazdı elbette.

               Biliyorum merak ediyorsunuz Durmuş Ustanın niçin geri dönemediğini... Niçin bu ıstırap dolu yılları çektiğini... Durun ondan bahsedeyim biraz isterseniz. Durmuş Usta, ekmek parası için karlı dağları ardına bırakıp İngiltere’ye iltica eden binlerce Türk’ten biri. Sonrasında ilticasının kabulünü ve yaşama hakkının tanınmasını bekleyenlerden.

               Her sabah yıllarca beklediği güzel haberin müjdesini alırım ümidiyle Londra güneşine ‘merhaba’ diyen Durmuş Usta; Dün, güneşin o çok sıcak ve hoş sürpriziyle hayata yeniden ‘merhaba’ dedi. Bir anlamda küllerinden tekrar doğdu ve ikinci doğum gününü kutladı. Yaşam hakkı tanınmıştı artık ona da. Artık İngiltere’de ömrünün sonuna kadar kalabilir ve istediği zaman memleketine dönebilirdi.



             İşte ben de İlk göz ağrıma kavuşmuş gibi hissettim o beklenen anı öğrenince dün. Düne kadar çok soyut gelen ’sevinçten gözyaşlarına boğulmak; Durmuş Ustayla elle tutulur hale gelmişti benim için. Onun sevinçten gözlerinden damlayan yaşları görünce aşkın, özlemin, hasretin ıstırabın ne olduğunu bir kez daha hissettim. Dile kolay tam 12 sene eşinden, çok sevdiği çocuklarından,köyünden ve memleketinden ayrı yaşamak…

             Şimdilerde ailesine kavuşacağı günü heyecanla bekliyor Durmuş Usta.Artık bir başka gülümsüyor,hayata bir başka bakıyor.Kıpır kıpır yüreği ile etrafına ışıklar saçıyor. İlk göz ağrımın çöpçatanı Durmuş Usta, vuslata erişmenin sevincini kalbinde hissederken, ben de bir kez daha aşık oluyorum İlk Göz Ağrıma...

           Sevgiyle Kalın... Muhabbetlerimle...