LONDRA'YA HOŞGELDİNİZ..

Bursa'nın Şirin İlçesi Orhaneli'nin Fadıl Köyü'nden Londra'ya Uzanan Yolculuk Sizlerle..



Keyifler Olsun..

23 Eylül 2009 Çarşamba

Hüzünlü Bir Bayram Hikâyesi

            Siz hiç hayatınızda kıymet verdiğiniz şeylerden uzak olduğunuz oldu mu? Ya çok uzaklarda hiç yolunu gözlediniz mi kıymetlilerinizi her an gelecekmiş hissiyle? Ya dalıp dalıp gittiğiniz oldu mu ufuklara doğru hayatınızın vazgeçilmezlerin siluetlerini görürüm ümidiyle? Ya peki gelmeyeceğini ve kavuşamayacağınızı anladığınız zaman kalbinizden bir parçanın kopup gittiğini hissettiğiniz ve derin bir ahh çektiğiniz mi oldu mu?
             Hayatta vazgeçilmezim olanlardan çok uzaklarda bir bayram yaşadım bu sefer. Hani şu her gününde farklı bir bayram kutlanılan kasvetli şehirde! Onlar doyasıya eğlendiler bayramlarında ben ise; hüzünle açtım gözlerimi bir bayram sabahına. Pek tabi bu bayramsa eğer bende sevinçli olmalıydım ama nafile… Zoraki gülümsemelerle kutladım başkalarının bayramlarını böylesine ulvi bir günde…

            Şu da var ki; her nasıl olursa olsun, insan, bir müddet sonra birçok şeyi kabul ediyor ve hayatın akışında yer bulmaya çalışıyor. Ben de bize hediye edilen bayramı kutlamaya çalıştım hüznümü çok gerilere atmaya çalışarak bu mozaik şehirde. Başarılı olabildim mi peki? Pek sayılmaz…

            Her renkten insanın aynı ulvi amaçla geldiği Londra’nın minareli tek camiinde namazımızı huşu ile eda ederek başladım bir bayram sabahına... Çok farklı milletlerden gelen insanlarla omuz omuza namaz kılmak çok farklı bir huzur veriyor insana hakikaten… Hepsiyle aynı pota erimek ve yaratana şükür etmek tek bir dille…

            Eda ettikten sonra namazımızı çıkıyorum Süleymaniye caminin avlusuna ve sonra aramaya başlıyorum ve duymak istiyorum köylü ağabeylerin ‘’Hoş geldin! Bayramın mübarek olsun yeğenim ‘ deyişlerini… Ve bir an için nurani yüzlü hacı amcaların elini öpmek için eğiliyorum sonra vazgeçiyor ve çekiliyorum onların garip bakışları altında. Anlam veremiyorum olanlara… ‘Niçin hoş geldin demiyorlar ağabeyler ve niçin ellerini uzatmıyorlar hacı amcalar?’’ Sonra niçin ağabeyimin ‘’Kardeşim, getir iki fişek de geleneği bozmayalım’ diyerek attığı silahın sesini ve sonra da babamın ‘oğlum geliyorsunuz, bitiriyorsunuz fişeklerimi’ diye takılmalarını niye duyamıyorum… Bir müddet sonra esmer tenli bir amcanın ‘’eid mübarek’’ sözüyle uyanıyorum daldığım hayal aleminden ve okuyorum hüzünlü hikâyenin ilk mısrasını… Ve dudaklarımdan ‘şimdi köyde olmak vardı, anamın babamın elini öpmek; kardeşlerime sıkı sıkıya sarılmak vardı’ mısraları dökülüveriyor derin iç çekerek… Ne asırlık ıhlamur ağacında altında muhabbet eden ve bayram yerinde kaçta bulaşacaklarını kararlaştıran gençler var ve ne de elleri öpülesi nurani hacı amcalar!

          Bir film şeridi gibi geçiyor köydeki bayramlarım. Hani şu tüm sıcaklığı ve güzelliğiyle benim günler öncesinden düşlerimde yer eden hayatımın belki de en güzel günleri… Yüreğimin kıpır kıpır ederek beklediğim bayram günleri… Anacağızımın ‘ oğlum bugün yine geç geldin eve… Yemedin değil mi bir şey dışarıda’’ diyerek ana şefkatiyle sorduğu soruları… Tek tek sırayla dolaştığım amcamın, halamın, teyzemin gülümseyen çehreleri… İnce belli bardaklarda ikram ettikleri çayları… Günler öncesinden büyük özveriyle yapılan ev baklavaları…’Hadi Alesman ne yedin ki! Şunun da bak tadına!’ diye hafif kızgın hafif gülümsemeyle ısrar edişleri… Koşarcasına gittiğim bayram yeri… Babamın ’oğlum boşuna boşuna gidiyorsun! Yok mu bir tane diye ‘ takılmaları ve gülmekten gözlerinden gelen yaşları elin tersiyle silmesi…

            Ama çok uzağındayım artık, şu anda köydeki tadına doyulmaz bayramların… Her biri artık hüzünlü hikâyemin satır aralarında kaldı. Hayatımda ilk defa yaşadığım gurbette bayramıma hüzün ve özlem kadehlerinden acı acı yudumlayarak nihayete veriyorum… Sevgiyle kalın… Muhabbetlerimle...

9 Eylül 2009 Çarşamba

Bye Bye Medeniyet

              Medeniyet denilence binlerce farklı cevap gelir aklınıza. Öyle ki bazen karar vermek de zorlanırsınız hangi cevabın doğru olduğuna dair. Eğer bir de medeniyetin merkezi varsayılan bir şehirde yaşıyorsanız hakikaten çok zor bir işe kalkışmışınızıdır doğru cevabı bulmak için.
           
              Geçmişinizde aldığınız eğitimlerden, yaşadığınız tecrübelerden, yaşadığınız çevreden yola çıkarak belli cevaplar oluşturmuşunuzdur benliğinizde ve bir nevi bu sizin hayat tarzınız olmuştur. Pek tabi bu hayattaki doğru kabul ettiğiniz şeyleri, kırmız çizgiler üzerine çelik duvarlarla çevrelemişsinizdir her türlü saldırıya karşı.
         
             Hemen burada şu gelebilir aklınıza ’’yahu kardeşim sen nerede yaşıyorsun? Hiç mi bakmıyorsun etrafına ve niçin kapatıyorsun kulaklarını değişim çağrılarına? Belki de haklısınız ama eğer değişim, uğruna dönme dolap olmaksa ben bu değişime karşıyım arkadaş ve ardından hemen şunu eklemeliyim, hayat devam ettikçe; değişim ve gelişim olacaktır ama tabi ki bu bukalemun olmayı gerektirmez. Pek tabi değişim uzun uzadıya anlatılabilir ama gelin biz bunu başka yazıya bırakalım ve asıl konumuza devam edelim.


       İdeallerimin sürüklediği bu şehirde, hani şu havalı ama aslında zavallı sözcüklerle ifade edilen ‘Avrupai tarzı’ yakından tanımam ve sözüm ona bizim oralardaki modern geçinen ve kendilerini öteki mahallenin çocuğu kabul eden insanların maskeler ardındaki yüzlerini tanıma fırsatı buldum.
         Durun size medeniyet diye temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtıp önümüze sürülen kokuşmuş Avrupa-i tarzdan kendimi de katarak bahsedeyim.
       
      Eğer medeniyet;
  •        Londra’nın en işlek caddesinde herkesin gözü önünde hayâ sınırlarını hiçe sayarak hayvanlardan daha sefil hareketlerde bulunmak ve tüm insanların bunu normal hatta gerekli saymasıysa;
  •        Bir milletin geleceği olan gençliğin; büyük bir çoğunluğunun uyuşturucu ve içki bağımlısı olması ve kızların üçte ikisinin çok küçük yaşlarda hamile kalma tehlikesi atlatması ve hatta kalmasıysa ve dünyanın en önemli kitlesel medya kanalının bunu teşvik etmesiyse;
  •        Bir neslin devamı olan aile kurumunun insanların hemen hemen hepsi tarafından bir zül kabul edilmesi ve uzun yılar evli kalanların hayretler içinde dinlenmesi ve bunun bir saçmalıktan ibaret olduğunu savunulmasıysa;
  •        Yağmur altında saatlerce yol tarifi yapacak kadar zarif ve naif görünenlerin, hemen sizin zayıf tarafınızı bulduğunda menfaati uğruna tüm gücüyle sizi ezmeye çalışması ve elinde bulundurduğu özelikle de medya gücüyle kendini haklı çıkarması ve tüm dünyayı ahmak yerine koymasıysa;
  •       Kendi menfaatleri uğruna yüz binlerce insanı öldürüp sonra da masumiyetlerini ve insancıl olduklarını göstermek çabası olarak; devlet başkanlarının ve taç sahiplerinin nezaket ziyaretinde bulunup ve televizyonlarda şirin şirin boy göstererek zavallı insanların en kıymetli değerlerini kullanarak onları ahmak yerine koymasıysa;
             Kusura bakmayın arkadaşlar; o zaman ben medeni değilim.
          ... Ve ben o medeniyete bye bye (hoşça kal) diyorum.


          Tabi bu liste uzatılabilir satırlarca… Ve sanki şu serzenişlerinizi duyuyor gibiyim ‘’Kardeşim sen de ne kadar pesimist adamsın! Bardağı dolu tarafından baksan ya’’
O zaman şunu hemen antrparantez söyle vereyim; Sözde medeniyetler ülkesinde yıllarca önce dikilen fidelerin daha yeşil yaprakları var artık… Nasıl mı oluyor? Keşfetmek için bakmaya devam edin…


         Belki de haklısınız dünyanın en varlıklı ve en popüler ülkesi için bunlar çok ağır olabilir ama beni onlardan çok; basamak olarak kullandıkları insanlar ilgilendiriyor.
Son olarak; satırlarımla aynı fikirde olmayabilirsiniz… Hiç önemli değil! Nasıl olsa dünyanın en demokratik ülkesinde yaşıyoruz!
                                                              Muhabbetlerimle…