LONDRA'YA HOŞGELDİNİZ..

Bursa'nın Şirin İlçesi Orhaneli'nin Fadıl Köyü'nden Londra'ya Uzanan Yolculuk Sizlerle..



Keyifler Olsun..

8 Şubat 2011 Salı

Özlem...

An olsa ki; Yüksek tavanlı ve ihtişamlığıyla her an buyuleyen kütüphanlerin upuzun raflarındaki cilt cilt sıralanan sözlüklere sorsak 'özlemek nedir diye’ ne diye cevap verilerdi acaba? Acaba bir cesaretle ve pervasızca açıp sayfalarını bulbul gibi şakılar mıyıdı; yoksa başlarını önüne eğip çaresizliklerini kabul edercesine cavapsız mı kalırlardı?İşte şimdilerde iki soru şimşekler çaktırıyor ki beynimde...

Senden bilirim yok bana bir faide ey gül

Senden bilirim yok bana bir faide ey gül,
Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül.
Etsem de abestir sitem- i hare tahammül,
Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül...

Ellerle o zevk etti ben ateşlere yandım,
Çektim o kadar cevr- u cefasun ki usandım,
Derlerdi kabul etmez idim, şimdi inandım,
Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül...

Gördüm açılırken bu seher goncayı hare,
Sordum nola bu cevr-ü cefa bülbül -ü zare,
Bir ah çekip hasret ile dedi ne çare,
Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül...

Bigane- edadır bilir ol afeti herkes,
Ümmid- i vüsal eyleme ondan emelin kes,
Beyhude yere ah -u figan eyleme Nevres,
Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül...


Osman Nevres
(Kar Tanesi-London)

11 Ocak 2011 Salı

Beyaz'a Yolculuk... Bath...



Her mevsimin güzelliği başkadır ve her bireri başka başka anlamlara bürünür yüreklerde. Yeni bir doğan bebeğin güzelliğini andıran ilk bahar, bereketin sembolu olan yaz, hüzünlü mısraların ilham kaynağı olan sonbahar ve bembeyaz bir gelinliğin zerafetini ve safiyetini anımsatan kış…

Bunlar herbireri benim için de çok farklı anlamlar ifade eder ama kışın yeri yani beyazın yeri başkadır bende. İnanılmaz bir 'Ben' bulurum beyazın saflığında…Beyazlar içince kaybolvermek ve farklı dünyalara dalıvermek isterim her daim. Onun içindir benim karla aşkım bambaşkadır.

İşte bu kar aşkının karşı konulamaz çekiciliği midir bilinmez ama; bir grup arkadaşımla krallığın kuzeyine yapılacak yolculuğa ‘hayır’ diyemedim. Hem nasıl hayır diyebilirim ki; gelinlik giymiş dağların, tepelerin buz tutmuş göllerle buluşup tek bir renkte kaybolduğu bir doğa varken ufuktaki yolculukta, nasıl 'Hayır' demem beklenir ki…

İşte bu keyifli hayallerle başladık kuzeye doğru yolculuğumuza… 

Ben bu hissiyatla başlarken bir yolculuğa, diğer arkadaşlarımı da gözlerindeki sevinç ve heyacan pırıltıları onları, çoktan hayaller alemine alıp götürmüştü...Belki de birçoğu, benim ilk Londra dışı seyahatlerime başladığım  zamanlarımdaki heyacanımı, onlar da yürekleri  kıpır kıpır ederek hissediyorlardı şimdilerde…

İlk durağımız, benim önceleri birkaç defa  gittiğim ve her seferin de farklı bir tatlar bulduğum Roman hamamlarıyla ünlü tarihi Bath şehri... Daha önceki gezmelerim, tarih kalıntılarının güneşle kucaklaşıp cıvıl  cıvıl insanların arasında kaybolduğu zamanlarındaydı… Ben de bu tarihin bize hediyesi hoş ve zarif sokakları adımlamıştım kadim dostum ve  can kardeşim Yunus'la… Her bir adımımda farklı bir keyif almıştım. Ordan ayrılırken de buruk bir tat bırakmıştı zihnimde Bath şehri. O zamanlar tekrar söz vermiştim buraya geleceğime dair. Hem bu hoş sözleşmeyi icra etmek; hem de arkadaşlarımın kanaatimce Dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan Bath şehrini görmelerine sağlamak için bu muhteşem şehri  gezi planın en başına koymuştum.

Sıcacık güneşin çok uzağında hafif hafif yağan kar tanelerinin eşliğinde şehre giriyoruz bu sefer. Bath, çok yüksek olmayan bir tepenin eteklerini kurulmuş tarih kokan bir şehir.Bu yönüyle memleketim Bursa’yı hatırlatıyor bana.Tarih ve yeşil ancak bu kadar güzel bir mozaik oluşturur.

Birbirine bitişik,sıra sıra Britanya’ya has iki katlı evlerin selamlamasıyla şehrin merkezine doğru yol alıyoruz. İlginçtir hemen hemen, tüm Britanya genelinde yüksek katlı evlere, binalara rastlamak olanaksız. Londranın merkezindeki birkaç iş merkezi bunun dışında kalıyor sadece. Şöyle kendi halinde ufak bir bahçesi ,hoş bir mimarisi olan ve hep bir ustanın elinden şekil almış izlenimi veren bu ev tipleri, hakim tüm krallık genelinde.
 
Şehrin merkezindeyiz şimdi. Türkiyedeki her köy camii misali burda  da, bizi büyük bir katedral karşılıyor.(Merak etmeyin katedrallerin büyük olduğunu biliyorum zaten bunlar hakkikaten çok büyük :)) 

Avrupalılar bu zamanlarda düğün ve cenazelerin dışında kiliseyle pek işleri olmuyor. Ama önceleri oldukça içli dışlılarmış anlaşılan. Nereden mi biliyorum? Ufacık ufacık evlerin yanına dev katedralleri tam şehrin göbeğine yerleştirmelerinden. Aslında bakıldığında korkunç bir ihtişamlığı var. İlk gördüğünüzde içinizin ürpermemesi olanaksız sanki. 


Önceleri merakımdan girmiştim farklı türlerine.İnanılmaz basık ve iç karartıcı havası bana sanki bir zamanlar bu korkunç görünümlü binaların insanları etki altına alınmak için inşa edildiği izlenimini oluşturmuş. Belki yanılıyorumdur ama az çok tarihe yakın olan birisi için,bunları aklına getirmemesi imkansız oluveriyor.

Gezimiz devam ediyor...

17 Aralık 2010 Cuma

Bir Hazinedir Fotoğraf


Fotoğraflarla aranız nasıl bilmem ama benim fotoğraflarla hikayem oldukça renklidir.Fotoğraf çekmeği değil belki ama; fotoğraf çekinmeyi hele hele de fotoğraflardan hayatı izlemeyi oldukça çok severim. Eğer siz de fotoğraflara dikkatli bakarsanız, çok güzel bilgi kırıntıları bulabilirsiniz hayata dair.

Benim çok hoşuma gider her an poz vermek için hazır olan insanlar. Onların bu hali beni oldukça neşelendirir. Anlık zamanlarda anlık fotoğraf çektirmek isteyenler vardır ya! Hani şu şekilden şekile giren, her deklanşörde farklı bir havaya bürünen insanlar… Onları izlemek, çok hoş ve eğlenceli bir tiyatroyu izlemenin keyfini verir insana. Eğer bir de onlarla uzun bir yolculuğa çıktıysanız; çok hoş dakikalar size bekliyor demektir. Hatta yanınıza bir kutu dolusu mendil alsanız iyi edersiniz, gülmekten gözlerinizden yaşlar boşalacaktir da ondan.

Diğer taraftan; fotoğraflar, insanların hayat biçimlerini, kişiliklerini  ve karakterlerini tanımak için de müthiş ipuçları verir size.Hiç şüpheniz olmasın,fotoğrafları dikkatle incelemeniz, size muhteşem bir hazinenin kapısını aralayacaklardır.

Kişinin resimdeki duruşu, çevreye göre giydiği kıyafet,o anki gülümsemesi,gözyaşları, o anki bulunduğu yer, resimlerdeki arkadaşları, tabağındaki yemek ve bunun gibi birçok şey, size onun karakteri ve kişiliği ilgili doğru kararlar vermenizi sağlar.

Hemen burda şundan bahsetmek isterim.

Tabiri caizse, Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında kurtlar sofrasında kurtlarla beraber uluyup, koca devleti otuzüç sene boyunca birçok badireden atlatarak ve müthiş projelere imza atarak yöneten  İkinci Abdulhamit Han bunu nasıl başardı dersiniz?

Öyle ki, çoğu zaman sarayından çıkmamağı tercih eden  dahi bir padişah, kilometrelerce genişliğindeki bir Coğrafya’yı nasıl hükmetmiş olabilir ki?

Bu başarı, pek tabi bir sebebe bağlanamaz ama burda, şunu sormak isterim size;

İkinci Abdulhamit Han’ın Dünyanın en geniş fotoğraf koleksiyonlarına sahip olduğunu biliyor muydunuz?

İkinci Abdulhamit Han, kurmuş olduğu özel bir ekibe  imparatorluğun en uç köşelerinin fotoğraflarını çektirir ve sonrasında da, o fotoğrafların üzerinde derin düşüncelere dalıp, serhatlerin halini anlamaya çalışarak, ona göre politikalar üretirdi.

Ben bunları  Mustafa Armağan’ın ‘Kurtlarla Dans Etmek’ kitabından okuduktan sonra, İkinci Abdülhamit Han’a hayranlığım biraz daha artmış ve artık benim de fotoğraflarla hikayem çok farklı ve anlamlı bir boyuta taşınmıştı.

Bundan sonradır hep gidip görmediğim veya bir sebeple ulaşmadığım hayatlara fotoğraflar aracılığıyla ulaşır olmam… Hep bundan sonradır fotoğraf aşkımın başlaması…
 
Öyleki çok yakın zamanda hayatımın en önemli dönemeçlerinden birinde vermiş olduğum kararda, konuya dair sahip olduğum fotoğrafların çok büyük etkisi oldu. Fotoğraftaki ufacık bir ayrıntı zihnimde firtınalar kopartarak,o konuyla alakalı birçok şeyi tekrar gözden geçirmeme ve farklı bir karar gitmeme sebep oldu.

Eğer siz de fotoğrafların ne kadar kıymetli bir hazine olduğunu farkına varırsanız; onlar da kapkaranlık bir tünelde ışığınız olmak için can atacaklardır.Bundan emin olabilirsiniz.

Keyifler Olsun…Muhabbetlerimle..

20 Kasım 2010 Cumartesi

Çocuksu Anlarım


      Ben Anadolu’nun uzak bir köşesinden geldim’ deyip söze başlayanları biraz garip biraz da hoş bir tebessümle takip ederim  nedense. Onların ‘Anadoluluk’ vurgusu beni alıp götürür çocukluğuma. Ben de on iki yaşıma kadar bir Anadolu’nun dağ köyünde yaşadığımdan mı nedendir keyifle dinlerim Anadolu’ya dair sohbetlerini.

      Çok hoş hatıralarla dolu bir çocukluk geçirdim ben de Anadolu’nun bağrında. Ne kadar heyecanlı ne kadar keyifli bir çocukluktu. ‘Gözümde tütüyor’ derler ya; işte benim, o sımsıcak çocuksu günlerim gözümde tutuyor şimdilerde.
    
      Zaman zaman ufak tefek anlar olur ya; İnsanı alıp götürür maziye. İşte benim de, bazen hatıralarım gözümün önüne geliverir ve ben de o sıcacık günlerin özlemini çekerim. Bazen o kadar heyecanlanır ve o kadar çocukça bir hale bürünürüm ki; etrafımdakilerin garip bakışları altında kalıverir ve kendimi tanıyamaz olurum. Bir taraftan, o ruh halinden bir an evvel çıkmak isterken; diğer taraftan da bu çocuksu hissiyatım hiç bitmesin isterim.
     
  İşte bugün, o anlardan bir tanesini yaşadım. Arkadaşlarla  beraber Londra dışındaki ufak bir göl kenarına yolumuz düştü. Göl kenarındaki balık tutma ağlarını görünce yıllar önce köyümüzün altındaki derede babamla balık tutuşum aklıma geldi. Sabahın erken saatlerinde kalkar, babamla tarlayı sulamaya giderdik. Babam tarlayı sularken ben de tarlanın altında ki derede; babamla beraber kurduğumuz ağla balık tutmaya çalışırdım.
      
     Ufacık balık tutsam, hemen yalınayak metrelerce yolu koşarak gider ve balığı babamı gösterirdim büyük bir heyecanla. Ben heyacanla balığı babama gösterirken, babam da kahkalarla güler ve ‘Oğlum bu sıcakta o kadar yolu bunun için mı koşuyorsun’ diyerek bir baba şefkatiyle de kızardı. Ben de onun hoşuna gittiğini düşünür ve aynı hızla geriye koşar ve yine balık tutmaya çalışırdım.O yakıcı sıcağın altında, kimseciklerin olmadığı dere kenarında sessizce saatlerce balıkları izler, onların ağa takılmasını beklerdim.
         
     Yarabbi nasıl güzel günlerdi! Benim koşmaktan nefes nefese kalışım ve babamın o yemyeşil gözleriyle gülümsemi, hiç gözümün önünden gitmiyor. Hele babamın sulama kanallarıyla tarlaya gelen balıkları yakalamak için müthiş bir süratle koşması ve bir taraftan bana ‘Alesman koş diğer tarafa, önünü kes’ diyerek  heyecanla bağırması ve benim de çamurun içinde düşe kalka ona yetişmeye çalışmam..Ne kadar güzeldi… Nasıl keyifliydi… Bu nasıl anlatılır ki ya!!

   İşte bugün arkadaşlarla gölün kenarında balık tutma ağlarını görüp bir hızla arabaya ekmek almaya koşuşum, tüm bu yaşadıklarımı bir an gözümün önüne getiverdi ve çocukluğuma dönüverdim. Hüzünle doldu yüreğim ve bu gurbet ellerinde babamı ne kadar çok özlediğimi bir kez daha tüm yüreğimle hissettim.

Keyifler Olsun..

15 Kasım 2010 Pazartesi

Keyifli Bayramlar...


Bu arefe gününde masa başında bir şeyler yazmak ve az da olsa kendimle dertleşmek istiyorum.Dünyanın en karmaşık şehirlerinden birisindeki üçüncü bayramımı kutlayacağım yarın sabah... Dile kolay  tam onyedi ayım geçti şu koca şehirde...

Hep geçmişe dair anlatılmaya başlandığında ‘dün gibi hissediyorum’ denilir ya, işte benim de bu karanlık şehre gelişim sanki dün gibi...Aslında benim için dün bile değil; dünden daha yakın ve sıcak Londra’yla ilk kucaklaşmam. Şu da var ki; Bu bir kucaklaşma mı yoksa soğuk bir merhabalaşma mı, işte orasını hala  kestiremiyorum..Sanki soğuk bir merhabalaşmaya başlayan hikaye, sıcacık bir çay sohbetine doğru götürüyor beni. İlk günlerde korkuyla seyrettiğim şehir daha sıcak ve sevimli geliyor bana bugünlerde. Belki Londra ile hala yıldızım çok barışık değil ama; İngiltere’yle alıştık birbirimize...

Benim de adalı bir yarim var artık..O bana bir gösterdi güzel yüzünü, ben de ona aşık oluverdim.Bazen soğuk bazen sıcak yüzüyle her zaman gülümsüyor bu tarihi ada bana artık..Biz onunla sevgili olmadık belki  ama; iki aşığız artık o güzel  ve gizemli yüzünü gosterdiğinden beri. Sanki o arkasında koşulan maşukluğu tercih ediyor ben  ise maşuğun arkasından koşan aşığı.

Aşık olduğumdan mı nedir ‘Kesinlikle kalmam’ demelerim yerini 'belkilere' bıraktı bugünlerde ve ‘Neden olmasın’lara... Nasıl değişiyor insan değil mi!  ‘Olmaz’ denilen şeyler nasıl bir bir sıradanlaşıyor... Hayata adapte olmak bu olmalı...Kırmızı çizgileri yıkıp; diğer tarafa geçmek bu olmalı.

İşte yarın Suleymaniye de bir bayram sabah daha yaşayacağım... Benim için tatlı! bir sabah olacak..Hani şu geleneğimizin ve kültürümüzün dünyaya açılan yüzü haline gelen baklavalarla..İşte onları ikram ederek  başlayacak gurbetteki üçüncü bayramım.

Ne hissetmem beklenir ki; sevinçli olmam mı yoksa hüngür hüngür ağlayan bir adamın üzüntüsü mu tüm kalbimle hissetmem mi? Belki sevinçli olabilirim  artık bir aşığım çünkü..Belki de hüngür hüngür ağlamam gerekiyor sevdiklerimden çok uzaklarda olduğum için..İşte böylesine karışık duygularla ‘Merhaba’ diyeceğim Londra‘da bir bayram sabahına...  

İngiltere tüm güzelliği ile gelirde mâşukunu teselli eder ve sakladığı emanetini verir mi yarın bana bilmem ama; kalbi kırık ve hüzünlü bir bayram sabahına anamın, babamın, kardeşlerimin, dostlarımın özlemiyle hüzne boğularak gözlerimi açacağım sabahın erken saaatlerinde...

Keyifli Bayramlar...



27 Eylül 2010 Pazartesi

Londra Underground'da Yolculuk..

Hayatta en çok keyif aldığım şeylerden birisidir gözlem yapmak.Öyle ki; saatlerce bir yerlerde oturup etrafımı seyretmekten çok keyif alırım. Bir de ben, soğuk bir kış gününde pek fazla kimsenin bilmediği hoş ve gizemli kuytu köşelerin hayranı olanlardanım. Elimde kahvem, masamdaki not defterim,kitabım; ben, etrafımı gözlemliyorsam öylece değmeyin keyfime!

Birçok insan, bunu çok can sıkıcı ve gereksiz olduğunu düşünür. Açıkçası ben öyle düşünenlerden değilim. Ben , bir yüzünü kendi iç dünyasına, diğer yüzünü  de dış dünyaya çeviren ve onlarla beraber  hayatına çok daha farklı renkler katabilmenin peşinde olanlardanım. Hani şu insanların en çok konuşan dili olan hal ve hareketlerinden güzel dersler çıkartabilen ve bunları çok hoş dakikaların habercisidir sayanlardanım.

Uzun zamandır Londra’daki Underground (Metro,Yeraltı treni) ve yolcuları benim merceğim altında bir nevi. Her Underground’a bindiğimde dikkatlice ama çaktırmadan insanları takip eder onların hayatını okumaya çalışırım.Bu anlamda müthiş yerlerden birisidir Londra Underground’ı kanaatimce.

İnsanların kim olduğuna dair; Onların size bir şey anlatmasına gerek yok eğer siz okumasını  ve dinlemesini iyi biliyorsanız.Giymiş olduğu kıyafet, okuduğu kitap, takip ettiği gazete veya dergi, oturma tarzi, ayakta duruş şekli, trene binişi ve inişi, ingilizce konuşma aksanı, dinlediği müzik, kullandığı parfüm, göz göze geldiğinizdeki sessiz tepkisi, insanları  göz ucuyla takip etmesi ve bunun gibi birçok şey, size o kişiyle alakalı birçok bilgi verir.

Underground hayatına dair gözlemlerime burada noktalı virgül koyup biraz da Underground’ın kendi şahsından bahsedelim.

Londra’nın simgesi ve övünç kaynağına haline gelen Underground sistemi hakikaten kaleme alınacak kadar ilginç bir yapıya sahip.

Bazı hatlarının hemen hemen yüz yıllıktan fazla olduğu  Londra Underground sistemi; Londralıların   vazgeçilmezi durumunda. Günlük milyonlarca insan Underground tünellerinde kayboluyor.

Underground trenleri, o kadar eski ki bazen kendinizi korku tünelinde ilerliyor ve her an karşınıza bir canavar çıkacakmış hissini kapılıyorsunuz. Pek tabi böyle bir yolculukta insanların  bu tedirginliğine şaşırmamalı. 

Özellikle merkezi hatlarda trene ulaşmak  için aşağıya doğru yüzlerce basamağı adımlamak zorunda kalıyorsunuz. Çok dar  ve eski bu merdivenlerde hemen üzerinizdeki  örümceklerin yuvalarını görüyor ;simsiyah ve kocaman örümceklerle göz göze gelip ürperiyorsunuz. Sanki size ’Seneler önce bu hatları ve sistemi biz kurduk ,dikkatli olun’ dercesine uyarıyor ve çelikten örülmüş simsiyah duvarlarda  gözden kayboluyorlar.

‘Örümcek ağı gibi örülmüş’ deyimi herhalde Londra Underground sistemi için türetilmiş. Dört  veya beş tren hattının, yerin altında üst üste uzandığı, onlarca hatla yüzlerce istasyonun birbirine düğümlendiği bu yer altı şehri var Londranın altında.

Eğer önceden dersinize iyi çalışmadıysanız gideceğiniz yeri bulmak ve oraya ulaşmak mümkün değil. Binlerce işaretin size yönlendirdiği bu ağ da; anlık bir dikkatsizliğiniz, size dakikalarca  tünelde yürümek ve metrelerce yükselen yürüyen merdivenlerde beklemek zorunda bırakabilr.Hele bir de gideceğiniz hatta çalışma varsa artık sizin için bir maceradır gün ışığını görmek.

Dışarıyla tamamen bağlantınız kesildiği yer altındaki kapkaranlık bir tünelde müthiş bir gürültüyle ilerliyor tren.Pekçok insanın aldırış etmediğini dikkatli bir şekilde kitap,gazete ve derdi  okumalarından anlıyorum.
Londralıların ‘Peak’ zamanı dedikleri vakte geldiyseniz bir de; balık istifi  gibi insanlarla yolculuk yapmak zorunda kalıyorsunuz.Bilmiyorum benzetme ne kadar doğru olur ama; ’mahşer günü gibi’ dedikleri şey bu olmalı.Hem kalabalık hem de rengarek..

İsterseniz şimdi de Underground yolcularına dair bir kaç kelam daha edip noktamızı koyalım.

Olağan durumlardandır Underground’da İngiltere başbakanını görmek ve yanyana yolculuk yapmak.Veya çok sevdiğiniz ,keyifle seyrettğiniz film yıldızıyla muhabbet ederek gitmek vaya en azından gözgöze gelip ‘merhaba’ demek. Hiç kimsenin bu anlamda takıntısı yok.Galiba Londra'yı  daha doğrusu İngiltereyi cazip kılan bu..

Türkiye mi dediniz…?

Ben düşenemiyorum…!

Keyifler Olsun.. 


14 Eylül 2010 Salı

İskoçya'ya Yolculuk..(İlk Gün;İlk Bölüm)

         Küçüklüğümden beri en beğenerek  ve keyif alarak okuduğum yazılardır gezi yazıları.Yazarın farklı diyarlara doğru yapmış olduğu yolculuklar hep beni cezbetmiş ve ben de o cezbenin içinde farklı dünyalarda kaybolmanın hazzını yaşamışımdır.Ben de her daim böyle uzun yolculuklar yapmayı ve bilinmeyen dünyaları keşfetmeyi hayal etmişimdir.

         İşte benim ingiltere yolculuğum bunun ilk adımıydı. Birleşik kırallık içerisindeki İngilterenin hemen hemen her şehrini  baştan sona dolaştım.Sonrasında Gallerdi benim ikinci durağım.Çok güzel yolculuklar ve geziler yaptım Krallık ülkesinde.

         Birleşik kırallık içindeki doğal güzelliği,düzeni,sessizliği içinde beni kendisine hayran bırakan bu iki ülkeden sonra şimdiki durağım İşkoçya..

       Yakın zamanda çok sevgili dostlarımla İckoçyaya doğru uzandık üç dört günlüğüne…Muhteşem doğal güzellikleri,keyifli insanları,etekli ve garip kıyafetli erkekleri,hoş seda aksanlı gençleriyle hakikaten görülmeye değer Krallığın kuzey ülkesi; İskoçya...

        Buyrun isterseniz başlayalım yolculuğa..

        Öncelikle şunu belirteyim uzun bir yolculuğa çıkıyorsanız rahat bir arabanız,ayrıntılı bir haritanız ve bolca atıştırmalığınız olmalı yol boyunca yanınızda.. Bilinmezliğe doğru keyifli yolculuklarda olmazsa olmaz unsurlardır bunlar.
Biz günler öncesinden planlamaya başlıyoruz İskoçya gezimizi,herşeyin eksiksiz olmasına gayret ediyor ve hoş bir gezinin heyacanıyla bekliyoruz gezi günü sabahını.

     Ve beklenen gün geldi nihayet...

     Artık gezimiz başlıyor...

     Londranın kuzeyine doğru yol almaya başlıyoruz çok hoş hayallerler ve heyacanlarla. Yolcululuğumuzn ilk duragı İngiliz tarihinin dünyaca bilinen kahramanlarından ; hani şu zenginden alıp fakire veren Robin hood'un şehri Nottigham.. Büyük bir kale ile selamlıyor bizi Nottinghamshire. Yönümüzü direk kaleye çeviriyoruz ama inatçı biletçiyle anlaşamıyoruz kale kapısında.Taarruz bir nevi sonuçsuz kalıyor! Kale duvarları oldukça muhkem!

     Kaleye giremeden geriye dönüyor ve  şehrin içinde dolaşmaya başlıyoruz.Öncelikle İstanbul tarzi tramwaylar şaşırtmıyor değil beni. Hüzünle belirliyor İstanbul silüeti gözümün önünde..
Düşünüyorum da İngiltere’de herhalde böyle bir ulaşım sistemi burdan  başka bir yerde yok.

     Önceden okuduğum bilgiler şehre dair çok fazla çekici değil  ama düzgün ve temiz sokaklarıyla görülmeye değer bir şehir... Hele elinizde çok güzel bir fotoğraf makinası ve yanınızda da fotoğraf delisi arkadaşlarınız varsa hakikaten güzel pozlar yakalamak için dolaşmaya değer.

       Bir açan bir kapanan ve hafif yağan  yağmurla dans eden güneşin altında şehri hızlıca turlayıp son olarak da  şehre kıyasla inanılmaz büyüklükteki katedrali dolaştıktan sonra arabamıza doğru dönüyoruz..Çok güzel ve gizemli bahçeleri olduğu söylenen ama bizim,onu için  vaktimizin olmadığı Robin Hood şehrine veda ediyoruz böylece.
       Yolculuğumuz devam ederken hemen şunu belirteyim; uzun yolculukların keyifli olması için en önemli şeylerden birisi de tabi ki size eşlik eden arkadaşlarınız.Ben o yönden çok şanslıyım şimdiden yolculuğun çok keyifli geçeceğinin sinyallerini alabiliyorum.

        Yolculuğumuz devam ederlen büyük bir golf sahasıyla karşılaşıyoruz.Pek  tabi böylesine büyük bir sahayı görüpte dolaşmamak olmaz az çok golfle ilgisi olan biri için. Aracımızdan inip yemyeşil,uçsuz bucaksız, beyaz giyimli yaşlı ingiliz zenginlerin mekanı  Thorpe wood golf Course da birkaç güzel poz aldıktan sonra yolumuza devam ediyoruz.İçim gidiyor bir kaç vuruş yapamadığım için ama yolumuz uzun oyalanmaya vaktimiz yok.
Şimdiki istikametimiz Dünya tarihi şehirleri arasında yerini alan Lincoln City.Önceleri gezilere başlamadan once çok namını duyduğum bir şehirdi.Hatta programa almış uzaklığından dolayı vazgeçmiştim.

      Lincoln Dünya tarihi miras listesine giren nadide ve hoş şehirlerden birisi..Ben şehirden bahsederken siz büyükçe bir şehir düşünmeyin  lütfen .Daha çok kasabavari bir havası var...Tabi  burda da bizi, tepede kurulmuş devasa bir katedral uzaktan selamlıyor diğer tüm dolaştığım tarihi şehirlerdeki gibi..Hakikaten çok büyük katadraller..Romalılardan kalma çoğu..Katedralin girişindeki ‘Bu katedralinin ayakta kalabilmesi için haftada ellibin pound gerekiyor lütfen bağış yapın’ yazısı da beni şaşırtıyor tabi..

      Katedral şu anda ibadet etmekten daha ziyade farklı seromoniler yapma  ve daha önemlisi türistlerin çekim merkezi olarak kullanılıyor.Hadi bunda da başarılı olmuyor değiller..Milyonlarca turist çekiyor tarihi lincoln şehri..
        Akşam saatlerinde vardığımızdan çok fazla bir  şey görme şansımız olmuyor..Ama gelmişken tarihi roma şehrinin dik sokaklarında ufak bir gezintiye de  yer vermeden dönmek istemiyoruz. Lincoln’un sokaklarında keyifle dolaşırken çok değişik çay çeşitleri görüyorum vitrinlerde.. Daha önceleri rastlamamıştım lincollülerin çay sevdasına okumalarımda..Ama sonradan anlıyorum herbirerinin iyi bir çay tiryakisi olduğunu.

      Hemen burda şunu belirteyim  britanya krallığında hemen hemen tüm şehirlerinde akşam altı civarında tüm şehir sessizliğe gömülüyor.Eğer akşam saatlerinde ulaştıysanız bir şehre yapacağınız tek şey bir otel bulup odanıza yerleşmek veya publara takılmak..Gezilebilecek yerleri görmeniz  veya alışveriş yapmanız mümkün değil çünkü.

     Lincoln'ın dik sokaklarında gezimizi bitirip yola koyuluyoruz..