LONDRA'YA HOŞGELDİNİZ..

Bursa'nın Şirin İlçesi Orhaneli'nin Fadıl Köyü'nden Londra'ya Uzanan Yolculuk Sizlerle..



Keyifler Olsun..

17 Aralık 2010 Cuma

Bir Hazinedir Fotoğraf


Fotoğraflarla aranız nasıl bilmem ama benim fotoğraflarla hikayem oldukça renklidir.Fotoğraf çekmeği değil belki ama; fotoğraf çekinmeyi hele hele de fotoğraflardan hayatı izlemeyi oldukça çok severim. Eğer siz de fotoğraflara dikkatli bakarsanız, çok güzel bilgi kırıntıları bulabilirsiniz hayata dair.

Benim çok hoşuma gider her an poz vermek için hazır olan insanlar. Onların bu hali beni oldukça neşelendirir. Anlık zamanlarda anlık fotoğraf çektirmek isteyenler vardır ya! Hani şu şekilden şekile giren, her deklanşörde farklı bir havaya bürünen insanlar… Onları izlemek, çok hoş ve eğlenceli bir tiyatroyu izlemenin keyfini verir insana. Eğer bir de onlarla uzun bir yolculuğa çıktıysanız; çok hoş dakikalar size bekliyor demektir. Hatta yanınıza bir kutu dolusu mendil alsanız iyi edersiniz, gülmekten gözlerinizden yaşlar boşalacaktir da ondan.

Diğer taraftan; fotoğraflar, insanların hayat biçimlerini, kişiliklerini  ve karakterlerini tanımak için de müthiş ipuçları verir size.Hiç şüpheniz olmasın,fotoğrafları dikkatle incelemeniz, size muhteşem bir hazinenin kapısını aralayacaklardır.

Kişinin resimdeki duruşu, çevreye göre giydiği kıyafet,o anki gülümsemesi,gözyaşları, o anki bulunduğu yer, resimlerdeki arkadaşları, tabağındaki yemek ve bunun gibi birçok şey, size onun karakteri ve kişiliği ilgili doğru kararlar vermenizi sağlar.

Hemen burda şundan bahsetmek isterim.

Tabiri caizse, Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında kurtlar sofrasında kurtlarla beraber uluyup, koca devleti otuzüç sene boyunca birçok badireden atlatarak ve müthiş projelere imza atarak yöneten  İkinci Abdulhamit Han bunu nasıl başardı dersiniz?

Öyle ki, çoğu zaman sarayından çıkmamağı tercih eden  dahi bir padişah, kilometrelerce genişliğindeki bir Coğrafya’yı nasıl hükmetmiş olabilir ki?

Bu başarı, pek tabi bir sebebe bağlanamaz ama burda, şunu sormak isterim size;

İkinci Abdulhamit Han’ın Dünyanın en geniş fotoğraf koleksiyonlarına sahip olduğunu biliyor muydunuz?

İkinci Abdulhamit Han, kurmuş olduğu özel bir ekibe  imparatorluğun en uç köşelerinin fotoğraflarını çektirir ve sonrasında da, o fotoğrafların üzerinde derin düşüncelere dalıp, serhatlerin halini anlamaya çalışarak, ona göre politikalar üretirdi.

Ben bunları  Mustafa Armağan’ın ‘Kurtlarla Dans Etmek’ kitabından okuduktan sonra, İkinci Abdülhamit Han’a hayranlığım biraz daha artmış ve artık benim de fotoğraflarla hikayem çok farklı ve anlamlı bir boyuta taşınmıştı.

Bundan sonradır hep gidip görmediğim veya bir sebeple ulaşmadığım hayatlara fotoğraflar aracılığıyla ulaşır olmam… Hep bundan sonradır fotoğraf aşkımın başlaması…
 
Öyleki çok yakın zamanda hayatımın en önemli dönemeçlerinden birinde vermiş olduğum kararda, konuya dair sahip olduğum fotoğrafların çok büyük etkisi oldu. Fotoğraftaki ufacık bir ayrıntı zihnimde firtınalar kopartarak,o konuyla alakalı birçok şeyi tekrar gözden geçirmeme ve farklı bir karar gitmeme sebep oldu.

Eğer siz de fotoğrafların ne kadar kıymetli bir hazine olduğunu farkına varırsanız; onlar da kapkaranlık bir tünelde ışığınız olmak için can atacaklardır.Bundan emin olabilirsiniz.

Keyifler Olsun…Muhabbetlerimle..

20 Kasım 2010 Cumartesi

Çocuksu Anlarım


      Ben Anadolu’nun uzak bir köşesinden geldim’ deyip söze başlayanları biraz garip biraz da hoş bir tebessümle takip ederim  nedense. Onların ‘Anadoluluk’ vurgusu beni alıp götürür çocukluğuma. Ben de on iki yaşıma kadar bir Anadolu’nun dağ köyünde yaşadığımdan mı nedendir keyifle dinlerim Anadolu’ya dair sohbetlerini.

      Çok hoş hatıralarla dolu bir çocukluk geçirdim ben de Anadolu’nun bağrında. Ne kadar heyecanlı ne kadar keyifli bir çocukluktu. ‘Gözümde tütüyor’ derler ya; işte benim, o sımsıcak çocuksu günlerim gözümde tutuyor şimdilerde.
    
      Zaman zaman ufak tefek anlar olur ya; İnsanı alıp götürür maziye. İşte benim de, bazen hatıralarım gözümün önüne geliverir ve ben de o sıcacık günlerin özlemini çekerim. Bazen o kadar heyecanlanır ve o kadar çocukça bir hale bürünürüm ki; etrafımdakilerin garip bakışları altında kalıverir ve kendimi tanıyamaz olurum. Bir taraftan, o ruh halinden bir an evvel çıkmak isterken; diğer taraftan da bu çocuksu hissiyatım hiç bitmesin isterim.
     
  İşte bugün, o anlardan bir tanesini yaşadım. Arkadaşlarla  beraber Londra dışındaki ufak bir göl kenarına yolumuz düştü. Göl kenarındaki balık tutma ağlarını görünce yıllar önce köyümüzün altındaki derede babamla balık tutuşum aklıma geldi. Sabahın erken saatlerinde kalkar, babamla tarlayı sulamaya giderdik. Babam tarlayı sularken ben de tarlanın altında ki derede; babamla beraber kurduğumuz ağla balık tutmaya çalışırdım.
      
     Ufacık balık tutsam, hemen yalınayak metrelerce yolu koşarak gider ve balığı babamı gösterirdim büyük bir heyecanla. Ben heyacanla balığı babama gösterirken, babam da kahkalarla güler ve ‘Oğlum bu sıcakta o kadar yolu bunun için mı koşuyorsun’ diyerek bir baba şefkatiyle de kızardı. Ben de onun hoşuna gittiğini düşünür ve aynı hızla geriye koşar ve yine balık tutmaya çalışırdım.O yakıcı sıcağın altında, kimseciklerin olmadığı dere kenarında sessizce saatlerce balıkları izler, onların ağa takılmasını beklerdim.
         
     Yarabbi nasıl güzel günlerdi! Benim koşmaktan nefes nefese kalışım ve babamın o yemyeşil gözleriyle gülümsemi, hiç gözümün önünden gitmiyor. Hele babamın sulama kanallarıyla tarlaya gelen balıkları yakalamak için müthiş bir süratle koşması ve bir taraftan bana ‘Alesman koş diğer tarafa, önünü kes’ diyerek  heyecanla bağırması ve benim de çamurun içinde düşe kalka ona yetişmeye çalışmam..Ne kadar güzeldi… Nasıl keyifliydi… Bu nasıl anlatılır ki ya!!

   İşte bugün arkadaşlarla gölün kenarında balık tutma ağlarını görüp bir hızla arabaya ekmek almaya koşuşum, tüm bu yaşadıklarımı bir an gözümün önüne getiverdi ve çocukluğuma dönüverdim. Hüzünle doldu yüreğim ve bu gurbet ellerinde babamı ne kadar çok özlediğimi bir kez daha tüm yüreğimle hissettim.

Keyifler Olsun..

15 Kasım 2010 Pazartesi

Keyifli Bayramlar...


Bu arefe gününde masa başında bir şeyler yazmak ve az da olsa kendimle dertleşmek istiyorum.Dünyanın en karmaşık şehirlerinden birisindeki üçüncü bayramımı kutlayacağım yarın sabah... Dile kolay  tam onyedi ayım geçti şu koca şehirde...

Hep geçmişe dair anlatılmaya başlandığında ‘dün gibi hissediyorum’ denilir ya, işte benim de bu karanlık şehre gelişim sanki dün gibi...Aslında benim için dün bile değil; dünden daha yakın ve sıcak Londra’yla ilk kucaklaşmam. Şu da var ki; Bu bir kucaklaşma mı yoksa soğuk bir merhabalaşma mı, işte orasını hala  kestiremiyorum..Sanki soğuk bir merhabalaşmaya başlayan hikaye, sıcacık bir çay sohbetine doğru götürüyor beni. İlk günlerde korkuyla seyrettiğim şehir daha sıcak ve sevimli geliyor bana bugünlerde. Belki Londra ile hala yıldızım çok barışık değil ama; İngiltere’yle alıştık birbirimize...

Benim de adalı bir yarim var artık..O bana bir gösterdi güzel yüzünü, ben de ona aşık oluverdim.Bazen soğuk bazen sıcak yüzüyle her zaman gülümsüyor bu tarihi ada bana artık..Biz onunla sevgili olmadık belki  ama; iki aşığız artık o güzel  ve gizemli yüzünü gosterdiğinden beri. Sanki o arkasında koşulan maşukluğu tercih ediyor ben  ise maşuğun arkasından koşan aşığı.

Aşık olduğumdan mı nedir ‘Kesinlikle kalmam’ demelerim yerini 'belkilere' bıraktı bugünlerde ve ‘Neden olmasın’lara... Nasıl değişiyor insan değil mi!  ‘Olmaz’ denilen şeyler nasıl bir bir sıradanlaşıyor... Hayata adapte olmak bu olmalı...Kırmızı çizgileri yıkıp; diğer tarafa geçmek bu olmalı.

İşte yarın Suleymaniye de bir bayram sabah daha yaşayacağım... Benim için tatlı! bir sabah olacak..Hani şu geleneğimizin ve kültürümüzün dünyaya açılan yüzü haline gelen baklavalarla..İşte onları ikram ederek  başlayacak gurbetteki üçüncü bayramım.

Ne hissetmem beklenir ki; sevinçli olmam mı yoksa hüngür hüngür ağlayan bir adamın üzüntüsü mu tüm kalbimle hissetmem mi? Belki sevinçli olabilirim  artık bir aşığım çünkü..Belki de hüngür hüngür ağlamam gerekiyor sevdiklerimden çok uzaklarda olduğum için..İşte böylesine karışık duygularla ‘Merhaba’ diyeceğim Londra‘da bir bayram sabahına...  

İngiltere tüm güzelliği ile gelirde mâşukunu teselli eder ve sakladığı emanetini verir mi yarın bana bilmem ama; kalbi kırık ve hüzünlü bir bayram sabahına anamın, babamın, kardeşlerimin, dostlarımın özlemiyle hüzne boğularak gözlerimi açacağım sabahın erken saaatlerinde...

Keyifli Bayramlar...



27 Eylül 2010 Pazartesi

Londra Underground'da Yolculuk..

Hayatta en çok keyif aldığım şeylerden birisidir gözlem yapmak.Öyle ki; saatlerce bir yerlerde oturup etrafımı seyretmekten çok keyif alırım. Bir de ben, soğuk bir kış gününde pek fazla kimsenin bilmediği hoş ve gizemli kuytu köşelerin hayranı olanlardanım. Elimde kahvem, masamdaki not defterim,kitabım; ben, etrafımı gözlemliyorsam öylece değmeyin keyfime!

Birçok insan, bunu çok can sıkıcı ve gereksiz olduğunu düşünür. Açıkçası ben öyle düşünenlerden değilim. Ben , bir yüzünü kendi iç dünyasına, diğer yüzünü  de dış dünyaya çeviren ve onlarla beraber  hayatına çok daha farklı renkler katabilmenin peşinde olanlardanım. Hani şu insanların en çok konuşan dili olan hal ve hareketlerinden güzel dersler çıkartabilen ve bunları çok hoş dakikaların habercisidir sayanlardanım.

Uzun zamandır Londra’daki Underground (Metro,Yeraltı treni) ve yolcuları benim merceğim altında bir nevi. Her Underground’a bindiğimde dikkatlice ama çaktırmadan insanları takip eder onların hayatını okumaya çalışırım.Bu anlamda müthiş yerlerden birisidir Londra Underground’ı kanaatimce.

İnsanların kim olduğuna dair; Onların size bir şey anlatmasına gerek yok eğer siz okumasını  ve dinlemesini iyi biliyorsanız.Giymiş olduğu kıyafet, okuduğu kitap, takip ettiği gazete veya dergi, oturma tarzi, ayakta duruş şekli, trene binişi ve inişi, ingilizce konuşma aksanı, dinlediği müzik, kullandığı parfüm, göz göze geldiğinizdeki sessiz tepkisi, insanları  göz ucuyla takip etmesi ve bunun gibi birçok şey, size o kişiyle alakalı birçok bilgi verir.

Underground hayatına dair gözlemlerime burada noktalı virgül koyup biraz da Underground’ın kendi şahsından bahsedelim.

Londra’nın simgesi ve övünç kaynağına haline gelen Underground sistemi hakikaten kaleme alınacak kadar ilginç bir yapıya sahip.

Bazı hatlarının hemen hemen yüz yıllıktan fazla olduğu  Londra Underground sistemi; Londralıların   vazgeçilmezi durumunda. Günlük milyonlarca insan Underground tünellerinde kayboluyor.

Underground trenleri, o kadar eski ki bazen kendinizi korku tünelinde ilerliyor ve her an karşınıza bir canavar çıkacakmış hissini kapılıyorsunuz. Pek tabi böyle bir yolculukta insanların  bu tedirginliğine şaşırmamalı. 

Özellikle merkezi hatlarda trene ulaşmak  için aşağıya doğru yüzlerce basamağı adımlamak zorunda kalıyorsunuz. Çok dar  ve eski bu merdivenlerde hemen üzerinizdeki  örümceklerin yuvalarını görüyor ;simsiyah ve kocaman örümceklerle göz göze gelip ürperiyorsunuz. Sanki size ’Seneler önce bu hatları ve sistemi biz kurduk ,dikkatli olun’ dercesine uyarıyor ve çelikten örülmüş simsiyah duvarlarda  gözden kayboluyorlar.

‘Örümcek ağı gibi örülmüş’ deyimi herhalde Londra Underground sistemi için türetilmiş. Dört  veya beş tren hattının, yerin altında üst üste uzandığı, onlarca hatla yüzlerce istasyonun birbirine düğümlendiği bu yer altı şehri var Londranın altında.

Eğer önceden dersinize iyi çalışmadıysanız gideceğiniz yeri bulmak ve oraya ulaşmak mümkün değil. Binlerce işaretin size yönlendirdiği bu ağ da; anlık bir dikkatsizliğiniz, size dakikalarca  tünelde yürümek ve metrelerce yükselen yürüyen merdivenlerde beklemek zorunda bırakabilr.Hele bir de gideceğiniz hatta çalışma varsa artık sizin için bir maceradır gün ışığını görmek.

Dışarıyla tamamen bağlantınız kesildiği yer altındaki kapkaranlık bir tünelde müthiş bir gürültüyle ilerliyor tren.Pekçok insanın aldırış etmediğini dikkatli bir şekilde kitap,gazete ve derdi  okumalarından anlıyorum.
Londralıların ‘Peak’ zamanı dedikleri vakte geldiyseniz bir de; balık istifi  gibi insanlarla yolculuk yapmak zorunda kalıyorsunuz.Bilmiyorum benzetme ne kadar doğru olur ama; ’mahşer günü gibi’ dedikleri şey bu olmalı.Hem kalabalık hem de rengarek..

İsterseniz şimdi de Underground yolcularına dair bir kaç kelam daha edip noktamızı koyalım.

Olağan durumlardandır Underground’da İngiltere başbakanını görmek ve yanyana yolculuk yapmak.Veya çok sevdiğiniz ,keyifle seyrettğiniz film yıldızıyla muhabbet ederek gitmek vaya en azından gözgöze gelip ‘merhaba’ demek. Hiç kimsenin bu anlamda takıntısı yok.Galiba Londra'yı  daha doğrusu İngiltereyi cazip kılan bu..

Türkiye mi dediniz…?

Ben düşenemiyorum…!

Keyifler Olsun.. 


14 Eylül 2010 Salı

İskoçya'ya Yolculuk..(İlk Gün;İlk Bölüm)

         Küçüklüğümden beri en beğenerek  ve keyif alarak okuduğum yazılardır gezi yazıları.Yazarın farklı diyarlara doğru yapmış olduğu yolculuklar hep beni cezbetmiş ve ben de o cezbenin içinde farklı dünyalarda kaybolmanın hazzını yaşamışımdır.Ben de her daim böyle uzun yolculuklar yapmayı ve bilinmeyen dünyaları keşfetmeyi hayal etmişimdir.

         İşte benim ingiltere yolculuğum bunun ilk adımıydı. Birleşik kırallık içerisindeki İngilterenin hemen hemen her şehrini  baştan sona dolaştım.Sonrasında Gallerdi benim ikinci durağım.Çok güzel yolculuklar ve geziler yaptım Krallık ülkesinde.

         Birleşik kırallık içindeki doğal güzelliği,düzeni,sessizliği içinde beni kendisine hayran bırakan bu iki ülkeden sonra şimdiki durağım İşkoçya..

       Yakın zamanda çok sevgili dostlarımla İckoçyaya doğru uzandık üç dört günlüğüne…Muhteşem doğal güzellikleri,keyifli insanları,etekli ve garip kıyafetli erkekleri,hoş seda aksanlı gençleriyle hakikaten görülmeye değer Krallığın kuzey ülkesi; İskoçya...

        Buyrun isterseniz başlayalım yolculuğa..

        Öncelikle şunu belirteyim uzun bir yolculuğa çıkıyorsanız rahat bir arabanız,ayrıntılı bir haritanız ve bolca atıştırmalığınız olmalı yol boyunca yanınızda.. Bilinmezliğe doğru keyifli yolculuklarda olmazsa olmaz unsurlardır bunlar.
Biz günler öncesinden planlamaya başlıyoruz İskoçya gezimizi,herşeyin eksiksiz olmasına gayret ediyor ve hoş bir gezinin heyacanıyla bekliyoruz gezi günü sabahını.

     Ve beklenen gün geldi nihayet...

     Artık gezimiz başlıyor...

     Londranın kuzeyine doğru yol almaya başlıyoruz çok hoş hayallerler ve heyacanlarla. Yolcululuğumuzn ilk duragı İngiliz tarihinin dünyaca bilinen kahramanlarından ; hani şu zenginden alıp fakire veren Robin hood'un şehri Nottigham.. Büyük bir kale ile selamlıyor bizi Nottinghamshire. Yönümüzü direk kaleye çeviriyoruz ama inatçı biletçiyle anlaşamıyoruz kale kapısında.Taarruz bir nevi sonuçsuz kalıyor! Kale duvarları oldukça muhkem!

     Kaleye giremeden geriye dönüyor ve  şehrin içinde dolaşmaya başlıyoruz.Öncelikle İstanbul tarzi tramwaylar şaşırtmıyor değil beni. Hüzünle belirliyor İstanbul silüeti gözümün önünde..
Düşünüyorum da İngiltere’de herhalde böyle bir ulaşım sistemi burdan  başka bir yerde yok.

     Önceden okuduğum bilgiler şehre dair çok fazla çekici değil  ama düzgün ve temiz sokaklarıyla görülmeye değer bir şehir... Hele elinizde çok güzel bir fotoğraf makinası ve yanınızda da fotoğraf delisi arkadaşlarınız varsa hakikaten güzel pozlar yakalamak için dolaşmaya değer.

       Bir açan bir kapanan ve hafif yağan  yağmurla dans eden güneşin altında şehri hızlıca turlayıp son olarak da  şehre kıyasla inanılmaz büyüklükteki katedrali dolaştıktan sonra arabamıza doğru dönüyoruz..Çok güzel ve gizemli bahçeleri olduğu söylenen ama bizim,onu için  vaktimizin olmadığı Robin Hood şehrine veda ediyoruz böylece.
       Yolculuğumuz devam ederken hemen şunu belirteyim; uzun yolculukların keyifli olması için en önemli şeylerden birisi de tabi ki size eşlik eden arkadaşlarınız.Ben o yönden çok şanslıyım şimdiden yolculuğun çok keyifli geçeceğinin sinyallerini alabiliyorum.

        Yolculuğumuz devam ederlen büyük bir golf sahasıyla karşılaşıyoruz.Pek  tabi böylesine büyük bir sahayı görüpte dolaşmamak olmaz az çok golfle ilgisi olan biri için. Aracımızdan inip yemyeşil,uçsuz bucaksız, beyaz giyimli yaşlı ingiliz zenginlerin mekanı  Thorpe wood golf Course da birkaç güzel poz aldıktan sonra yolumuza devam ediyoruz.İçim gidiyor bir kaç vuruş yapamadığım için ama yolumuz uzun oyalanmaya vaktimiz yok.
Şimdiki istikametimiz Dünya tarihi şehirleri arasında yerini alan Lincoln City.Önceleri gezilere başlamadan once çok namını duyduğum bir şehirdi.Hatta programa almış uzaklığından dolayı vazgeçmiştim.

      Lincoln Dünya tarihi miras listesine giren nadide ve hoş şehirlerden birisi..Ben şehirden bahsederken siz büyükçe bir şehir düşünmeyin  lütfen .Daha çok kasabavari bir havası var...Tabi  burda da bizi, tepede kurulmuş devasa bir katedral uzaktan selamlıyor diğer tüm dolaştığım tarihi şehirlerdeki gibi..Hakikaten çok büyük katadraller..Romalılardan kalma çoğu..Katedralin girişindeki ‘Bu katedralinin ayakta kalabilmesi için haftada ellibin pound gerekiyor lütfen bağış yapın’ yazısı da beni şaşırtıyor tabi..

      Katedral şu anda ibadet etmekten daha ziyade farklı seromoniler yapma  ve daha önemlisi türistlerin çekim merkezi olarak kullanılıyor.Hadi bunda da başarılı olmuyor değiller..Milyonlarca turist çekiyor tarihi lincoln şehri..
        Akşam saatlerinde vardığımızdan çok fazla bir  şey görme şansımız olmuyor..Ama gelmişken tarihi roma şehrinin dik sokaklarında ufak bir gezintiye de  yer vermeden dönmek istemiyoruz. Lincoln’un sokaklarında keyifle dolaşırken çok değişik çay çeşitleri görüyorum vitrinlerde.. Daha önceleri rastlamamıştım lincollülerin çay sevdasına okumalarımda..Ama sonradan anlıyorum herbirerinin iyi bir çay tiryakisi olduğunu.

      Hemen burda şunu belirteyim  britanya krallığında hemen hemen tüm şehirlerinde akşam altı civarında tüm şehir sessizliğe gömülüyor.Eğer akşam saatlerinde ulaştıysanız bir şehre yapacağınız tek şey bir otel bulup odanıza yerleşmek veya publara takılmak..Gezilebilecek yerleri görmeniz  veya alışveriş yapmanız mümkün değil çünkü.

     Lincoln'ın dik sokaklarında gezimizi bitirip yola koyuluyoruz..

31 Ağustos 2010 Salı

Dostlara Veda...


Bu günlerde hüzünle uyanır oldum sahurlu gecelerin sabahlarında.Kalbimin derinliklerinden başlayıp tüm bedenimi saran kederin korkunç yüzüyle yatağımdan kalkıp bir kaç adım atmak için zorluyorum kendimi..Aman Allahım nasıl bir şeydir bu!! Kendimde bulamıyorum göz kapaklarını kaldırıp etrafıma bakacak gücü. Korkuyorum aradığım kişiyi göremeyeceğim diye. Binlerce soru beliriyor benimde ansızın ve afallıyorum bu karmakşıklığın içinde.

Bir iç sıkıntısıdır yüreğimi kaplayan ve beni dehlizlere doğru amansız yolculuğa çağıran. Müthiş korkunç bir ses çınlıyor kulaklarımda. Engel olamıyorum beni sarmasına ve zincirlere vurmasına; kurtaramıyorum bir türlü kendimi, tüm bedenimi saran simsiyah zincirlerden.

İşte ben amansız iblisle uğraşırken kan ve terler içinde kalıyorum ve bir an için, her nasılsa göz kapaklarımı aralamaya başarıyorum.Gözlerimi açar açmaz bir andan herşeyden kurtuluyor ve derin bir nefes alıyorum..Hoş bir rahatlık hissediyorum bedenimde..Sevgili dostlarım yanımda ve benimle beraberler..
Hani şu bir sene boyunca çok güzel günler yaşadığım,neşesiyle,hareketliliği ve sempatikliği ile her daim hoş muhabbetlerin mimarı olan kardeşim Ömer Faik,farklı uslubuyla gönüllerimizde yer eden can yoldaşım Selimhan ve hayatı ters yaşamanın nasıl olacağını bize öğreten sevgili dostum Feyzullah…

İşte bu üç sevgili dostumla mesaimiz bitiyor artık. Farklı yollarda farklı zamanlarda koşacağız. Elbette devam edecek dostluğumuz ama oturup akşamları yapamayacağız çay keyfi,arkadaşların hareketlerini izleyip onların taklidini yapamayacağız karşılıklı olarak,

Toplantılarda kürsüdekine bakıp, uzaktan gözgöze gelerek gülemeyeceğiz gizli gizli, ‘Hadi be!! Ömer oldum lan ben’ diyip kahkalarla gülemeyeceğiz artık, çıkamaycağız uzun yurtdışı gezilerine, kıyasıya mücedele edemeyeceğiz Nintendo da, yarınlara hiç ulaşamayacağız yapılacak koşular için; ögle sonraları masaların altından kaldıramaycağız dostumuzu,

’Adamsın bee’ demesini hiç duyamayacagız artık, trakya aksanıyla ‘ wiçvanından(which one) istiyon sen bakam‘ deyişin hatıralarlarda tutacağız artık ve bunun gibi simalarda hoş bir tebessüm bırakacak onlarca şeyi yaşamayacağız artık..

İşte hep bunları özlemle anacağız bundan sonra.Bir sene boyun çok hoş günler yaşadığımız kardeşlerim Ömer faik,Selimhan ,Feyzullahı her daim kalbimin en derinliklerinde hoş bir hatıra ve unutulmaz bir dostluk olarak saklıyacağım..

Sizleri çok özleyeceğiz...

Kardeşlerim, yolunuz açık olsun Hz.Allah gönlünüze ve muradınıza göre versin… Güle Güle...

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Sevgi emekmiş

Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını, kendimi bulduğumda anladım.


Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,

Kendi yolumu çizdiğimde anladım..


Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak,dinleyerek değil..

Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım..

Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış,

Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..

Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,

Neden hiç ağlamadığını anladım..

Ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,

Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım..

Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği, acıtabilirmiş,

Çok acıttığında anladım..

Fakat hak edermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,

Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım..

Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,

Yüreğini elime koyduğunda anladım..

''Sana ihtiyacım var, gel! '' diyebilmekmiş güçlü olmak,

Sana ''git'' dediğimde anladım..

Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum'' diyebilmekmiş sevmek,

Git dediklerinde gittiğimde anladım..

Sana sevgim şımarık bir çocukmuş, her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,

Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..

Özür dilemek değil, ''affet beni'' diye haykırmak istemekmiş pişman

olmak, Gerçekten pişman olduğumda anladım..

Ve gurur, kaybedenlerin, acizlerin maskesiymiş,


Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,

Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..

Ölürcesine isteyen, beklemez, sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,

Beni af etmeni ölürcesine istediğimde anladım..


Sevgi emekmiş,

Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş



CAN YUCEL

21 Mayıs 2010 Cuma

Keyif Adamı

         
           ‘Keyif Adamı’ kavramını duymayanız yoktur eminim. Hayattan her durumda keyif almaya çalışanlara isnat edilir çoğu zaman. Hızla akıp giden hayatta karşılaştığı her olumsuzluğun ; ‘mutlaka hoş bir tarafı vardır’ bilinciyle hareket eder bu insanlar. Kısacık hayatta ufacık tefecik problemlerin kendilerini üzmesine, hayatlarını zehir etmesine izin vermezler. Bir problemle mi karşılaştı; önce çözmeye çalışır sonra, baktı olmuyor ‘tık ‘ diye üzerinde geçiverirler.

             Siz bunu Avrupalıların polyannacılığı veya Doğuluların aşırı kaderciliği olarak düşünebilirsiniz. Açıkçası ben o kanaatte değilim. Onun içindir ki; zaten ‘keyif adamı’ kavramına kendimi çok yakın bulurum. Her platformda da bunu dile getirir ve hoş bir edayla ‘Ben keyif adamıyım’ derim. Onun için birçok arkadaşım ‘ya sen nasıl bu kadar rahat olabiliyorsun’ diye meraklarını dile getirirler. Siz bunu ‘Umursamazlık ‘ olarak düşünmeyin lütfen. Çok farklı şeyler bunlar. ‘Sorumluluk bilinciyle,keyfince yaşamak’ diye de tanımlayabilirsiniz siz bunu. En azından benim için öyle.
 
            Biraz da bakış açısıyla alakalı galiba. Hatırlarsınız Hz İsa’nın (a.s) kıssasını. Bir havarisinin gördüğü köpek leşine ‘ne kadar pis kokuyor’ demesi ve Allah rasulünün ona karşılık ’Ne kadar güzel dişleri var’ diye karşılık vermesi. Tamamen sizin hangi açıda olduğunuza bağlı.
 
            Yakın zamanda hoş olmayan bir sürprizle karşılaştım. Aylar öncesinde planladığımız Hollanda ve Belçika gezisi için yaptığım vize başvurusu sebepsiz bir şekilde ret olunmuştu. İlk başlarda üzülmüyor değil insan. Uzun zamandır hayalini kurduğunuz hoş bir gezinin hüsranla sonuçlanması pek güzel şeyler hissettirmiyor insana açıkçası.

           Ama eğer ‘keyif adamıyım’ diyorsanız bu duygularınızdan bir an evvel kurtulmayı ve hatta onu pozitife çevirmenin yollarını aramalısınız. Yok, eğer siz de o karanlık dünyada kalıp, boşluğa küfrederseniz meselenin hiç de iç açıcı olmayacağı kesin.

           Benin Hollanda hüsranına ilk tepkim; Londra’nın garip binası Gherkin’ın yakınlarında çok hoş bir restaurantta benimle aynı kaderi paylaşıp vizeleri ret olunan arkadaşlarla akşam yemeği oldu. Seçiciliğimden dolayı Londra’da pek yaklaşamadığım bu tarz yerlerdeki keyifli yemeklerimden birisiydi açıkçası. Bir nebze de olsa Hollanda gezisini unutmuştum.

         Diğer adım ise; Ertesi günün sabahında arkadaşlarla beraber İngiltere’nin güney sahillerine yolculuğumuz oldu. Bournemouth, Poole, Eastbourne, Seaford, Peacehaven, Brigton gibi İngiltere’nin güney sahillerinin okyanusla kucaklaştığı şehirlere iki günlük gezi, beni bambaşka dünyalara götürmüştü. Çok hoş dakikalar geçirdik şu bizim vizezedelerle beraber. Hangisinden bahsedeyim; Işıl ışıl güneşin altında kumlar üzerinde çocuklar gibi koşuşumuzdan mı, sevdiklerimize ‘sürpriz olsun diye’ ışıldayan kuma yazdığımız yazılardan mı yoksa havalı edalarla oynadığımız zengin sporu golf ten mi?
          
         Siz, poz vermek için şekilden şekle giren artistvari arkadaşlarımızdan mı, sessiz sakin kendi halinde yaşayan, hoş evleri ile bizleri selamlayan İngiliz köy ve kasabalarından mı, yoksa Londra’da garip bir şekilde kaybolup yolumuzu bulamayışımızdan mı kelam etmemi istersiniz benden? Benim için her bireri çok hoştu ve ben çok keyif aldım.

          Şimdi düşünüyorum da o vize hüsranıyla oturup kalsaydım o keyifli tatlar yerine ne bulurdum acaba. Kocaman bir ‘Hiç’ olurdu herhalde. Belki de isyan bayrağını çekecektim birçok kalbi kırarak. Benim hatırlamak istemediğim bir leke olarak kalacaktı mazimde.

            İşte onun için ben ‘keyif adamı’ olmayı seviyorum. Hayattan keyif almayı, her daim keyifli kalmayı seviyorum.

           Hayattan keyif almanız dileği ile.

          Muhabbetlerimle. Sevgiyle Kalın.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

İlk Göz Ağrısı

                    Yazarlık aşkıma dair ilk göz ağrımdır benim. ’Umuda sarılmak’. Makalelerimin ilk denemesidir. Ondan sonradır diğer hikâyeleri kaleme alışım, mısralarla oynaşmamam ve onlara tekrar tekrar âşık olmam hep ondan sonradır. Onun için hiç aldatmayı düşünmedim ve hiç aldırmadım çok güzel hikâyelerin çekici göz kırpışlarına. Her ne kadar benim kalemimden çıksa da herbireri.

                    ‘İlk göz ağrısı unutulmaz’ misali hep benim için bambaşka yeri olmuştur ‘Umuda Sarılmak’ ın. Her ne kadar o hikâyemin sonunu getiremesem de bu hiç değişmemiştir. O makalemi tamamlama ve son noktayı koyma hayalini hep kurmuşumdur. Vuslatı düşlemek gibi aslında bir şey bu! Ama bir taraftan kavuşmayı düşlerken diğer taraftan o büyü bozulmasın diye kavuşmayı istememek. Garip bir duygu değil mi? Ama öyle!

                    ‘Umuda sarılmak’ a dair aşkımın çöpçatanıdır Durmuş Usta, aynı zamanda başkahramanı. O’nun yaptığı sıkıntılı bir yolculuğun verdiği ıstıraptan mı yoksa her geçen gün yüreğini yakan özlem ateşinden midir bilinmez ama hüzünle ağzından dökülen mısralardan buldum ve çıkarttım ilk göz ağrımı ben.

                    İsterseniz hafif başımızı kaldırıp maziye doğru bakalım. Ta ki on iki sene öncesine kadar. Benim köyden ayrılıp okumak için İstanbul’a gelişimin ilk yılları… Çok hoş ama bir o kadar da zor günlerdi. O günleri şimdi hayal meyal hatırlıyorum. Eminim sizinde canlanmıştır hayalinizde o zaman ki yaşadıklarınız. Unutulmaya yüz tutmuş hatıralar kalmış zihnimin bir köşesinde. Seçmekte zorlanıyorum şimdi onları.

                    Ben o zamanki yaşadıklarımı hayal meyal hatırlarken, ilk göz ağrımın çöpçatanı Durmuş Usta; doksanlı yılların sonuna doğru İngiltere’ye yaptığı umuda yolculuğunu sanki dün yaşamış gibi anlatmıştı Londra’ya ilk geldiğim günlerde. O’nun kanını donduran soğukta ailesini, yakınlarını ve hatta yeni doğmuş bebeğini ardında bırakıp Maraş’ın bir köyünden ayrılıp taa Londra’ya kadar yapmış olduğu amansız yolculuğu beni çok etkilemişti.

                  İşte sonra ben yazmaya başladım onun hikâyesini. Sonralarında bir türlü anlattıramadım nedense tekraren. Belki senelerin verdiği özlemden belki de çektiği sıkıntıları anlatırken bir daha yaşamak istemeyişinden anlatmaktan kaçınmıştı Durmuş Usta.

                Durmuş Usta tam 12 koca sene geçirdi ailesinin hasreti gözünün önünde tüterken. Başlarda telefon, sonrasında internet Durmuş Ustanın yarasının merhemi olmuştu. Her ne kadar bunlar, bir nebze rahatlatsa da, yüreğinde derin bir yara olan aile hasretine deva olamazdı elbette.

               Biliyorum merak ediyorsunuz Durmuş Ustanın niçin geri dönemediğini... Niçin bu ıstırap dolu yılları çektiğini... Durun ondan bahsedeyim biraz isterseniz. Durmuş Usta, ekmek parası için karlı dağları ardına bırakıp İngiltere’ye iltica eden binlerce Türk’ten biri. Sonrasında ilticasının kabulünü ve yaşama hakkının tanınmasını bekleyenlerden.

               Her sabah yıllarca beklediği güzel haberin müjdesini alırım ümidiyle Londra güneşine ‘merhaba’ diyen Durmuş Usta; Dün, güneşin o çok sıcak ve hoş sürpriziyle hayata yeniden ‘merhaba’ dedi. Bir anlamda küllerinden tekrar doğdu ve ikinci doğum gününü kutladı. Yaşam hakkı tanınmıştı artık ona da. Artık İngiltere’de ömrünün sonuna kadar kalabilir ve istediği zaman memleketine dönebilirdi.



             İşte ben de İlk göz ağrıma kavuşmuş gibi hissettim o beklenen anı öğrenince dün. Düne kadar çok soyut gelen ’sevinçten gözyaşlarına boğulmak; Durmuş Ustayla elle tutulur hale gelmişti benim için. Onun sevinçten gözlerinden damlayan yaşları görünce aşkın, özlemin, hasretin ıstırabın ne olduğunu bir kez daha hissettim. Dile kolay tam 12 sene eşinden, çok sevdiği çocuklarından,köyünden ve memleketinden ayrı yaşamak…

             Şimdilerde ailesine kavuşacağı günü heyecanla bekliyor Durmuş Usta.Artık bir başka gülümsüyor,hayata bir başka bakıyor.Kıpır kıpır yüreği ile etrafına ışıklar saçıyor. İlk göz ağrımın çöpçatanı Durmuş Usta, vuslata erişmenin sevincini kalbinde hissederken, ben de bir kez daha aşık oluyorum İlk Göz Ağrıma...

           Sevgiyle Kalın... Muhabbetlerimle...

20 Nisan 2010 Salı

Baştan Çıkartan Değişim..

             İnsanın kendisini tanıması kadar zor bir şey yok herhalde şu dünyada.Öyle anlar gelir ki; kesinlikle yapamam dediğiniz şeyleri bir müddet sonra büyük bir zevkle yapıyor; asla vazgeçemem dediğiniz şeylerden ise,bir zaman sonra çoktan vazgeçmiş oluyorsunuz.


         Peki, bu neyin delili sizce?

              Dengesiz bir ruh halinizin kararsızlıklar içinde, bir oraya bir buraya savrulup dalgalar içinde kaybolmasının mı yoksa zaten her an varlığı ile bizi kucaklayıp yön veren ve bizi bizden alıp farklı diyarlara götüren değişim tomurcuklarının enfes kokusu mu?

             Londra’da da artık bahar yelleri esmeye başladı. Londra kışının o boğuk, sıkıcı, kasvetli havasından sıyrılıp güneşle kucaklaştık bugünlerde. Hemen farkedersiniz bunu insanların simalarında, Londra’nın sokaklarında, uçsuz bucaksız parklarında... Çekik gözlü uzakdoğuluların gülümseyince kaybolan gözleri, mavi gözlü sarı saçlı ingiliz çocuğunun sokaklarda keyfince bisiklet sürmesi, her renkten gencin hep beraber yemyeşil parklarında dostça oyun oynaması, sanki sizden biriymiş gibi davranan Londra’nın sincapları... İşte bunlar baharın habericisidir Londra’da... Pek tabi değişiminde postacısı..!

             Eskilerden hep dinler dururuz. Namına türküler bile çağrılmıştır. ‘Bak postacı geliyor selam veriyor herkes ona bakıyor merak ediyor.’ Çocuklar sevinç çığlıkları atarak koşarlar postacının arkasından. Bilirler ki; onda, onlar için yeni birşeyler vardır. Çünkü o, onlar için köyüne, mahallesine ‘değişik’ birisinin ‘değişik’ bir şeyler getirmesi demektir.

             ‘Değişim’ ne kadar hoş geliyor değil mi kulaklarımıza. Bazen öyle ruh haline bürünürüz ki, o an için elimizde bir sihirli değnek olmasını can-ı gönülden ister ve o boğucu havadan tek bir hareketle kurtulmak isteriz. Biliriz ki; o değişim bizi o çukurdan alıp papatyalar vadisine bırakıvercek.

              Çok defa duymuşusuzdur tebdili mekan da ferahlık vardır diye. Attinız mı sokağa adımınızı; Londra sokaklarında açan kiraz çiçekleri gibi siz de,hayatın keşmekeşinin sert kabuğunu kırararak; tekrar doğmanın ne kadar başdöndürücü güzellikte olduğunu farkedersiniz... Artık o andan itibaren , sizin için bir çok şey çok daha keyifli olacaktır eminim.

             Pek tabi bu değişimin güzelliği,bazen başkalarının bizi baştan çıkarma aracı olur. Biz, o güzellik içinde kaybolurken onlar çoktan amaçlarına ulaşmış olurlar.Geçen akşam, genel seçimler öncesi , İngiltere tarihinde ilk defa canlı yayında üç büyük partinin lideri karşı karşıya geldiler. Çok hoş ve medeni bir şekilde kendi politikalarını savundular.Çok keyif aldım onları seyrederken. O an için ,siyaset yapmayı bile düşünmüştüm. Peki kim kazandı dersiniz. Pek tabi ’Değişim’.

          Hiç şans tanınmayan Liberal Demokrat lider; hoş,farklı,anlamlı ve mantıklı değişim vaatleriyle İngilizlerin gönlünü kazanmıştı. Bir anlamda İngilizleri, değişimin gücüyle baştan çıkartmıştı.

           İşte değişim böyle bir şey; Her nasıl olursa olsun; eğer kendi değerlerimize ve attığımız adımlara dikkat edip; kendimizi değişim kollarına bırakırsak inanılmaz güzellikler bizi bekliyor olacak.

    Sevgiyle Kalın...   Muhabbetlerimle..