LONDRA'YA HOŞGELDİNİZ..

Bursa'nın Şirin İlçesi Orhaneli'nin Fadıl Köyü'nden Londra'ya Uzanan Yolculuk Sizlerle..



Keyifler Olsun..

8 Aralık 2009 Salı

Zaman Tüneli

       Siz hiç zaman tünelinin içinde kaybolduğunuz oldu mu? Ya peki zamanın içinde pervasızca yol alırken neleri kaybettiğinizi ve neleri kazandığınızı düşündünüz mü hiç bir an için duraklayarak? Ya peki kaybettiğiniz yolu ararken kendi kimliğinizi kaybetmekten korktuğunuz oldu mu? Sabırla insanların sizin nerede, nasıl, hangi kimlikle olduğunuzu öğrenmesini beklediniz mi?

            İşte ben şu an Londra’nın altın kırmızısı kandilleriyle etrafına ışık saçarak yükselen minaresini sol tarafıma alarak bunların muhakemesini yapıyorum. Ben bunları yaparken tüm ışıltısıyla Londra’nın sembolü haline gelen ,dünyadaki sigorta şirketlerinin hemen hemen üçte ikisinin kendilerini sigorta ettirdikleri ve günde milyarlarca doların akıp gittiği garip ama farklı mimarili reinsurance rezidansı karşıma dikiliveriyor. Hemen bu arada bir maneviyatın sembolü olan minareye bakıyorum bir de Londra’da maddiyatın sembolü haline gelen rezidansa… Her ne kadar fiilen aralarında birkaç mil kadar az mesafe olsa da; gerçekte binlerce millik uzaklarda çok farklı dünyaları yaşıyorlar bünyelerinde…
           Bir tarafta asırlarca susuz ve çorak kalmış toprakları kendi alın teriyle sulayan ve diktiğini fidanların açmaya yüz tutan filizlerini görmenin sevinciyle de bir başka mutlu olan ve gözlerindeki ışıltıyla daha çok ter dökmek için çalışan bir grup insan… Diğer tarafta ise her gün trilyonlarca poundu hesaplayan ve tüm dünya ülkelerine kanalize etmeye çalışarak servetlerine servet katmaya çalışan ve bunları yaparken her daim aklının bir köşesinde hafta sonu akşamları arkadaşlarıyla nerede kadeh kaldıracağını ve nasıl doyasıya eğleneceğini sabırsızlıkla bekleyen binlerce insan…
           Pek tabi bu bir seçim meselesi… Köprünün ortasındasındasınız! Bir tarafınızda melek diğer tarafınızda şeytan ve aşağıda da tüm kızgınlığıyla ateş! Birisini seçmek zorundasınız… Seçtiğiniz yol mutlaka sizi bir yere götürecektir.

             Bu arada yazıma çok farklı noktadan başlayıp farklı bir yerde sonlandırdım bu sefer. Bazen insan o kadar çok şeyi bir anda düşünüyor ki; onları kontrol etmek ve hele hele de kaleme almak imkânsız hale geliyor...

           Şimdilik bu kadarla yetiniyorum en kısa zamanda zaman tünelindeki yolculuğumuza devam etmek ümidiyle sizlere veda ediyorum. Muhabbetlerimle…

23 Eylül 2009 Çarşamba

Hüzünlü Bir Bayram Hikâyesi

            Siz hiç hayatınızda kıymet verdiğiniz şeylerden uzak olduğunuz oldu mu? Ya çok uzaklarda hiç yolunu gözlediniz mi kıymetlilerinizi her an gelecekmiş hissiyle? Ya dalıp dalıp gittiğiniz oldu mu ufuklara doğru hayatınızın vazgeçilmezlerin siluetlerini görürüm ümidiyle? Ya peki gelmeyeceğini ve kavuşamayacağınızı anladığınız zaman kalbinizden bir parçanın kopup gittiğini hissettiğiniz ve derin bir ahh çektiğiniz mi oldu mu?
             Hayatta vazgeçilmezim olanlardan çok uzaklarda bir bayram yaşadım bu sefer. Hani şu her gününde farklı bir bayram kutlanılan kasvetli şehirde! Onlar doyasıya eğlendiler bayramlarında ben ise; hüzünle açtım gözlerimi bir bayram sabahına. Pek tabi bu bayramsa eğer bende sevinçli olmalıydım ama nafile… Zoraki gülümsemelerle kutladım başkalarının bayramlarını böylesine ulvi bir günde…

            Şu da var ki; her nasıl olursa olsun, insan, bir müddet sonra birçok şeyi kabul ediyor ve hayatın akışında yer bulmaya çalışıyor. Ben de bize hediye edilen bayramı kutlamaya çalıştım hüznümü çok gerilere atmaya çalışarak bu mozaik şehirde. Başarılı olabildim mi peki? Pek sayılmaz…

            Her renkten insanın aynı ulvi amaçla geldiği Londra’nın minareli tek camiinde namazımızı huşu ile eda ederek başladım bir bayram sabahına... Çok farklı milletlerden gelen insanlarla omuz omuza namaz kılmak çok farklı bir huzur veriyor insana hakikaten… Hepsiyle aynı pota erimek ve yaratana şükür etmek tek bir dille…

            Eda ettikten sonra namazımızı çıkıyorum Süleymaniye caminin avlusuna ve sonra aramaya başlıyorum ve duymak istiyorum köylü ağabeylerin ‘’Hoş geldin! Bayramın mübarek olsun yeğenim ‘ deyişlerini… Ve bir an için nurani yüzlü hacı amcaların elini öpmek için eğiliyorum sonra vazgeçiyor ve çekiliyorum onların garip bakışları altında. Anlam veremiyorum olanlara… ‘Niçin hoş geldin demiyorlar ağabeyler ve niçin ellerini uzatmıyorlar hacı amcalar?’’ Sonra niçin ağabeyimin ‘’Kardeşim, getir iki fişek de geleneği bozmayalım’ diyerek attığı silahın sesini ve sonra da babamın ‘oğlum geliyorsunuz, bitiriyorsunuz fişeklerimi’ diye takılmalarını niye duyamıyorum… Bir müddet sonra esmer tenli bir amcanın ‘’eid mübarek’’ sözüyle uyanıyorum daldığım hayal aleminden ve okuyorum hüzünlü hikâyenin ilk mısrasını… Ve dudaklarımdan ‘şimdi köyde olmak vardı, anamın babamın elini öpmek; kardeşlerime sıkı sıkıya sarılmak vardı’ mısraları dökülüveriyor derin iç çekerek… Ne asırlık ıhlamur ağacında altında muhabbet eden ve bayram yerinde kaçta bulaşacaklarını kararlaştıran gençler var ve ne de elleri öpülesi nurani hacı amcalar!

          Bir film şeridi gibi geçiyor köydeki bayramlarım. Hani şu tüm sıcaklığı ve güzelliğiyle benim günler öncesinden düşlerimde yer eden hayatımın belki de en güzel günleri… Yüreğimin kıpır kıpır ederek beklediğim bayram günleri… Anacağızımın ‘ oğlum bugün yine geç geldin eve… Yemedin değil mi bir şey dışarıda’’ diyerek ana şefkatiyle sorduğu soruları… Tek tek sırayla dolaştığım amcamın, halamın, teyzemin gülümseyen çehreleri… İnce belli bardaklarda ikram ettikleri çayları… Günler öncesinden büyük özveriyle yapılan ev baklavaları…’Hadi Alesman ne yedin ki! Şunun da bak tadına!’ diye hafif kızgın hafif gülümsemeyle ısrar edişleri… Koşarcasına gittiğim bayram yeri… Babamın ’oğlum boşuna boşuna gidiyorsun! Yok mu bir tane diye ‘ takılmaları ve gülmekten gözlerinden gelen yaşları elin tersiyle silmesi…

            Ama çok uzağındayım artık, şu anda köydeki tadına doyulmaz bayramların… Her biri artık hüzünlü hikâyemin satır aralarında kaldı. Hayatımda ilk defa yaşadığım gurbette bayramıma hüzün ve özlem kadehlerinden acı acı yudumlayarak nihayete veriyorum… Sevgiyle kalın… Muhabbetlerimle...

9 Eylül 2009 Çarşamba

Bye Bye Medeniyet

              Medeniyet denilence binlerce farklı cevap gelir aklınıza. Öyle ki bazen karar vermek de zorlanırsınız hangi cevabın doğru olduğuna dair. Eğer bir de medeniyetin merkezi varsayılan bir şehirde yaşıyorsanız hakikaten çok zor bir işe kalkışmışınızıdır doğru cevabı bulmak için.
           
              Geçmişinizde aldığınız eğitimlerden, yaşadığınız tecrübelerden, yaşadığınız çevreden yola çıkarak belli cevaplar oluşturmuşunuzdur benliğinizde ve bir nevi bu sizin hayat tarzınız olmuştur. Pek tabi bu hayattaki doğru kabul ettiğiniz şeyleri, kırmız çizgiler üzerine çelik duvarlarla çevrelemişsinizdir her türlü saldırıya karşı.
         
             Hemen burada şu gelebilir aklınıza ’’yahu kardeşim sen nerede yaşıyorsun? Hiç mi bakmıyorsun etrafına ve niçin kapatıyorsun kulaklarını değişim çağrılarına? Belki de haklısınız ama eğer değişim, uğruna dönme dolap olmaksa ben bu değişime karşıyım arkadaş ve ardından hemen şunu eklemeliyim, hayat devam ettikçe; değişim ve gelişim olacaktır ama tabi ki bu bukalemun olmayı gerektirmez. Pek tabi değişim uzun uzadıya anlatılabilir ama gelin biz bunu başka yazıya bırakalım ve asıl konumuza devam edelim.


       İdeallerimin sürüklediği bu şehirde, hani şu havalı ama aslında zavallı sözcüklerle ifade edilen ‘Avrupai tarzı’ yakından tanımam ve sözüm ona bizim oralardaki modern geçinen ve kendilerini öteki mahallenin çocuğu kabul eden insanların maskeler ardındaki yüzlerini tanıma fırsatı buldum.
         Durun size medeniyet diye temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtıp önümüze sürülen kokuşmuş Avrupa-i tarzdan kendimi de katarak bahsedeyim.
       
      Eğer medeniyet;
  •        Londra’nın en işlek caddesinde herkesin gözü önünde hayâ sınırlarını hiçe sayarak hayvanlardan daha sefil hareketlerde bulunmak ve tüm insanların bunu normal hatta gerekli saymasıysa;
  •        Bir milletin geleceği olan gençliğin; büyük bir çoğunluğunun uyuşturucu ve içki bağımlısı olması ve kızların üçte ikisinin çok küçük yaşlarda hamile kalma tehlikesi atlatması ve hatta kalmasıysa ve dünyanın en önemli kitlesel medya kanalının bunu teşvik etmesiyse;
  •        Bir neslin devamı olan aile kurumunun insanların hemen hemen hepsi tarafından bir zül kabul edilmesi ve uzun yılar evli kalanların hayretler içinde dinlenmesi ve bunun bir saçmalıktan ibaret olduğunu savunulmasıysa;
  •        Yağmur altında saatlerce yol tarifi yapacak kadar zarif ve naif görünenlerin, hemen sizin zayıf tarafınızı bulduğunda menfaati uğruna tüm gücüyle sizi ezmeye çalışması ve elinde bulundurduğu özelikle de medya gücüyle kendini haklı çıkarması ve tüm dünyayı ahmak yerine koymasıysa;
  •       Kendi menfaatleri uğruna yüz binlerce insanı öldürüp sonra da masumiyetlerini ve insancıl olduklarını göstermek çabası olarak; devlet başkanlarının ve taç sahiplerinin nezaket ziyaretinde bulunup ve televizyonlarda şirin şirin boy göstererek zavallı insanların en kıymetli değerlerini kullanarak onları ahmak yerine koymasıysa;
             Kusura bakmayın arkadaşlar; o zaman ben medeni değilim.
          ... Ve ben o medeniyete bye bye (hoşça kal) diyorum.


          Tabi bu liste uzatılabilir satırlarca… Ve sanki şu serzenişlerinizi duyuyor gibiyim ‘’Kardeşim sen de ne kadar pesimist adamsın! Bardağı dolu tarafından baksan ya’’
O zaman şunu hemen antrparantez söyle vereyim; Sözde medeniyetler ülkesinde yıllarca önce dikilen fidelerin daha yeşil yaprakları var artık… Nasıl mı oluyor? Keşfetmek için bakmaya devam edin…


         Belki de haklısınız dünyanın en varlıklı ve en popüler ülkesi için bunlar çok ağır olabilir ama beni onlardan çok; basamak olarak kullandıkları insanlar ilgilendiriyor.
Son olarak; satırlarımla aynı fikirde olmayabilirsiniz… Hiç önemli değil! Nasıl olsa dünyanın en demokratik ülkesinde yaşıyoruz!
                                                              Muhabbetlerimle…

27 Ağustos 2009 Perşembe

Buzdan Saraylar Yapmak

Hayallerinizi beslemek… Sizin hayatınızın yolunu çizen hayallerinizi yeni doğan çocuk gibi her an üzerine titremek…
Solmaması için her daim sulamak çiçeklerinizi... O hayalleriniz yaşadığı müddetçe sizin de hayat suyundan yudumlayacağınızı bilmek… Düşlerinizin yavaş yavaş gerçeğe dönüştüğünü görmek… İnşa etmek sarayları ideallerinizde…

İşte benim de bir Londra hayalim vardı... Başkalarının devamlı süslediği Londra hayali… Kaf dağının arkasında ulaşılması imkânsız bir mesken… Resimleri çizilen şehir,altın yaldızlı fırçalar kullanılarak… İnsanların hayalinde yaşamak istediği mekânla özdeşleştirdiği şehir…

İşte ben de bu hayallerle gelmiştim Londra’ya. Bugün hemen hemen bu şehre geleli iki ay oldu. Artık ben de az çok Londra’nın kimliğine dair kelimelerimi dile getirebilirim. Belki bir şehri tanımak için iki ay yeterli olmadığın söyleyebilirsiniz. Londra’ya dair kesin hükümlerde bulunmayacağım zaten. Es kaza bindiğim çift katlı şehir içi otobüsünün buğulu camından yaptığım gözlemlerimi aktaracağım.

Yolculuğumuz başlıyor...

Çift katlı Volvo Otobüs Londra’nın kuzeyine doğru yol alıyor. Dikkatle seyrediyorum yolculuğa başlayan yolcuları büyük bir gayret sarf ederek dikkat çekmemek için. Çok rahatlıkla anlayabilirsiniz bulunduğunuz çevrenin sosyal durumunu yolculuğuna son verip duraklarda inen yolculara bakarak. Hemen anlıyorum hayallerdeki Londra’nın burayla hiç örtüşmediğini.

Ve bir güneş doğuyor uzaklarda ve sıcaklığını hafifçe hissedebiliyorum.

Öncelikle tahmin etmeye çalışıyorum insanların kimliklerini. Tabi pek kolay olmuyor tüm dünyadan insanların burada yaşadığını gerçeğini aklınıza getirince. Hafiften karaya çalan benizli insanlar ve parlak bir inci tanesi gibi parlayan gözleriyle siyahlar daha fazla ilişiyor gözüme.

Ve çeviriyorum gözlerimi camdan dışarıya. Bir anda kendime ‘nerdeyim ben’ diye sormak zorunda kalıyorum. Ve inanamıyorum gözlerime ve ‘burası Londra olamaz’ diyorum kendi kendime. Çevrenin bakımsızlığı, binaların biçimsizliği insanların giyim tarzını görünce bir kere daha düşünmek zorunda kalıyorum ve kabul etmek zorunda kalıyorum otobüsten yapılan durak anonsunu duyunca.

Ve biraz daha yükseliyor güneş sıcaklığını ve biraz daha fazla hissettiriyor.

Yolculuğumuz devam ediyor…

Artık birçok şeyi daha iyi farkına varıyorum ve ezberi bozuyorum dimağımdaki. Artık hayalimdeki buzdan saraylar hafif hafif erimeye başlıyor. Yıllarca kurdurulan hayaller, çizilen portreler bir bir paramparça oluyor ve kızgınla beraber hayranlıkla seyrediyorum ustaca bize gösterilen vitrini.

Tüm sıcaklığı ile sarmalayan güneş artık hayalimdeki buzdan saraylarımı tamamen eritiyor.

Ve artık Londra hikâyesine farklı bir kalemle devam ediyorum…

21 Ağustos 2009 Cuma

FARKLI DİYARLARI KEŞFETMEK

Keşfetmek ne kadar keyiflidir değil mi? Yeni keyifler tatmak, yeni güzellikleri hissedebilmek, uçsuz bucaksız deryanın billurluğunu tekrar tekrar hissedebilmek ve rüyalar aleminde pırıltılı kanatlarla keyifle uçabilmek ve her seferinde farklı bir hoş pencereye konabilmek… Ne kadar çok keyif verir değil mi insana…

İşte ben de bu farklı keyiflerin kapılarını aralamak için aynı idealleri taşıyan bir grup arkadaşımla farklı bir yolculuğa çıkıyorum. İsterseniz siz de keşfedebilirsiniz güzellikleri bizimle beraber… Keyif alacağınızı ümit ediyorum.
Bir cumartesi sabahı… Güneş, tüm ışıltısı ve güler yüzüyle sizleri selamlıyor. Güneşin ışıltılı çehresini görünce siz de farklı bir hisle yolculuğunuza başlıyorsunuz…

Ve işte yolculuğumuz başladı…

Arkadaşlar yepyeni heyecanlara yelken açmanın sevinciyle çok neşeliler. Birbirine takılmaların ve kıkır kıkır gülüşmelerin ardı arkası kesilmiyor. Londra’nın kuzeyine doğru yol alıyoruz. Tabi herkes etrafındaki hiçbir ayrıntıyı, güzelliği kaçırmamak için dikkatle seyrediyor etrafını Ford minibüsün penceresinden. Tabi ortada oturanların kenardakilerin üzerine yüklenmesi gözlerimizden kaçmıyor. Ve ilk durağımıza geliyoruz: Bir benzinlik istasyonu. İngiltere’de herkes kendi pompasını kullandığı için bir arkadaşımız heyecanla alıyor eline pompayı başlıyor doldurmaya. İlk olur da bir şey; flaşlar patlamaz mı!Sahnedeki artist edasıyla pırıltılı gözlerle poz veriyor Yeditepeli arkadaşımız…

Ve ayrılıyoruz oradan ve tekrar dalıyoruz rüyalar alemine etrafımızı seyrederken. Hemen farklı mimari ve şirinlikteki bizleri selamlayan klasik İngiliz evleri dikkatimizi çekiyor. Nedendir bilinmez ama hemen hemen hepsi aynı tarz ve güzellikte. Bir an Türkiye’ye dönüyorum hayalimde ve gözümün önüne getiriyorum çatısız, sıvasız, yarım yamalak evleri ve fark edince üzülüyorum memleketimin adına. Sonra pürüzsüzlüğü ile yollar çekiyor dikkatimi ve biraz daha dikkatli bakınca trafik işaretlerinin nakış nakış yollara işlendiğini görüyorum.

Devam ediyor yolculuğumuz…

Hızla yol alan araba bir zaman tünelinde ilerliyor hissi veriyor insana… Sonsuzluğa giden bir kervanda yolcusunuz sanki… Yakalamaya çalışıyorsunuz gözlerinizin önünden hızla geçen her şeyi… Yakaladığınız birkaç şeyin dayanılmaz tadına varınca, bir an için arabadan inip yürümek ve yoruluncaya kadar koşmak istiyorsunuz. İçiniz kıpır kıpır oluyor. Hiç görmediğiniz kuşların, hiç tanımadığınız ağaçların sessizliğine doğru koşmak ve onların gizemli sırlarına vakıf olmak istiyorsunuz. Bir an için yüzünüzü okşayarak geçen meltemin bıraktığı hoş hissi tekrar tekrar hissetmek istiyorsunuz. Hemen sol tarafınızdan çok güzel bir göl olduğunu fark ediyor ve sizi tüm sıcaklığı ile sarmalayan güneşten bir an olsun sıyrılmak ve kendinizi tüm masumiyeti ile karşınızda duran gölün sularına bırakmak ve doyasıya yüzmek istiyorsunuz.Sizi, ürkek bakışlarla süzen mercanlara selam vermek, sevincinizi, mutluluğunuzu paylaşmak ve onların söylediği ilahi musikiye siz de eşlik etmek istiyorsunuz. Öyle kıpır kıpır oluyor ki yüreğiniz; kendinizi dünyanın en mutlu insanı olarak addediyorsunuz.

Kuş gibi hafifsiniz artık! Artık göldekilere hoşça kal deyip üzülerek aralarından ayrılmak ve şakırdayan kuşların yanına konmak istiyorsunuz. Onların bu çok uzak diyarlardaki eşsiz hikayelerini dinlemek istiyorsunuz günlerce… Bir müddet sonra ürpererek uyanıyorsunuz musiki ile daldığınız rüya aleminden… Oldukça değişmiş içerdeki hava musiki denemeleriyle, bizler rüyalar alemine dalalı…Bir müddet sonra hoş bir ahenkle icra edilen musiki mest ediyor bizleri.Artık yolculuğun değme keyfine…! Hiç kimse bu rüyadan uyanmak istemiyor. Hoş bir musiki, güzel bir manzara, mis gibi kır havası…

Yolculuğumuza hayli bir zaman oldu. Artık kahve vakti… Hemen sağlı sollu hoş bir şekilde kurulmuş dinlenme tesisleri giriyoruz. Tabi olur da dinlenme vakti, fotoğraf çekilmez mi hep beraber? İngilizlerin meraklı bakışları altında çekiliyor fotoğraflar çehrelerdeki hoş gülümsemelerle. Tesislerde farklılıkları keşfetmek adına hızlıca turluyoruz ve yudumluyoruz kahvelerimizi. Artık vakit; devam etme vaktidir...

İngiltere denilince akla ilk gelen; yağmur ve beraberinde yeşillik. Etrafınızda yeşilin tüm tonları görebilirsiniz… Yeşillik ki; önce gözlerinizi mest ediyor sonra kalbinize ferahlığı sicim sicim düşüyor… Ve nehirler… O kadar çok nehirle karşılaşıyoruz ki; şaşırmamak elde değil… Ağaçların krallığını ilan edercesine üzerine boynunu büktüğü, güneşin ışıltılarıyla yakamozlar yaparak suyla bir ahenk çizdiği, bir anlamda İngiltere’nin vazgeçilmezi haline gelen nehirler, yolculuk boyunca sonsuzluğa yolculuğun simgesi haline geliyor benliğimizde. Her ne kadar rengi çok bulanık olsa da dinginliği birçok kalbe huzur veriyor.

Biz bu kadar güzellikleri fark etmeye çalışırken tüm benliğimizle, artık dimağımız da bu büyülü manzaranın etkisini kaldıramayacağını ve istirahat vaktinin geldiğini hatırlatırcasını midemize yükleniyor tüm varlığı ile… Artık yemek vaktidir. Ve adını hep masterlı abimizden duyduğumuz ve merak ettiğimiz Leicester’da duraklıyoruz bir Türk restaurantında. Ne mi yiyeceğiz burada? Tabi ki İngilizlerin en meşhur yemeği ’’fish and chips’’yani balık ve patates kızartması.Ve bekliyoruz sabırsızlıkla hazırlanmasını arkadaşlarla muhabbet ederek …biz muhabbet ederken fark ediyoruz tüm lezizliği ile bizlere göz kırpan ahududuları ve başlıyoruz toplamaya ve ikram ediyoruz birbirimize.

Ve artık sofra hazır ve bizi bekliyor..
Fish and chips,salata,turşu,içecekler. Bir muhabbetle yiyoruz yemeğimizi. Tabi akademisyenlerin çok olduğu yerde muhabbetlerde bir farklı oluyor. Çok dikkatle kulak vermezseniz bir çok hayati meseleyi kaçırabilirsiniz. Muhabbet koyu ama yolcu yolunda gerek misali teşekkürle beraber vedalaşarak ayrılıyoruz oradan ve yol almaya başlıyoruz İngiltere’nin belki de en eski şehri ve Newyork’un evveli York şehrine doğru…

Ve işte york şehrindeyiz… Artık mikrofon rehberde… Tarihi york şehri ile ilgili çok güzel bilgiler alıyoruz. İngiltere’nin en eski yerleşim yeri olması… M.Ö yıllarda kurulmuş olması, çok farklı milletlerin istilasına her tarafı surlarla çevrili şehrin geçit vermemesi, kralın yüksek bir tepeden kurdurduğu saraydan tüm york şehrini hükmü altında tutması, hemen hemen hiç siyah nüfusun olmaması gibi bu şirin ve tarihi şehirle alakalı bilgiler bizleri biraz daha meraklandırıyor.
Artık keşif için hazırız…Haydi bakalım…!
İngiltere’de bir tarihi şehir olur da keşfe kapıyı bir nehirden başka kim açabilir ki...hoş bir köprünün üzerindeyiz.Tabi hemen eller flaşlara gidiyor.Hiç kimse şirin şirin gülümseyen bu manzarayı kaçırmak istemiyor.İnsanlarda çok nazikler bu arada..yardımcı oluyorlar hemen…

Artık ilerliyoruz şehrin merkezine doğru…Dikkatle takip ediyoruz sokakları…Her an yıkılacakmış gibi duran tarihi İngiliz evlerinin önünden geçiyoruz biraz hayranlık biraz tedirginlikle…Nehrin kenarındayız…suyun bulanık,grimsi rengine inat;kar beyaz kuğular hafif hafif dalgalar yaparak ilerliyorlar nehrin güneyine doğru… Keyifle eşlik ediyoruz onların suyla dansına. Çok hoş bir resim çiziyorlar bizleri mest edercesine nehrin yüzeyine..

Pek tabi kuzeydeseniz eğer,anlık hava değişimlerine hazır olmalısınız.Burada yarım saat içinde dört mevsimi yaşamanız içten bile değil. Güneşin pırıltılarıyla başladığımız gezimize sağanak yağış altında devam etmek durumunda kalıyoruz..koşuşturmalar var muhteşem bir ağacın altına doğru..sağanak yağışa rağmen çok fazla ıslanmıyoruz..kollarının altındaki bizler için midir bilinmez ama geçit vermiyor yağmura asırlık ağaç..müteşşekir hislerle ayrılıyoruz..

Yolculuğumuz nehir kenarından ilerleyip taş köprülerden geçerek şehrin merkezine doğru devam ediyor..caddelerde turist havasında ilerliyoruz..pek tabi insanların meraklı bakışları altında bir şehri keşfe çıkmak farklı bir tat bırakıyor insanda..pek çok insanın günlerce önünden geçtiği ve hiç dikkatini çekmediği birçok şeye merakla bakıyor ve bakmaktan daha ziyade görmeye çalışıyoruz ve dinliyoruz bize fısıldadıklarını...

Şimdi çok eski bir katedralin önündeyiz.her ne kadar içeri girmek istesek de ücretli olduğunu öğrenince vazgeçiyoruz..zaten kapısından görünen boğuk ve soğuk havayı fark edince bunun iyi bir fikir olduğunun da düşünmüyoruz. İngiltere‘de çok sık olmasa da çok büyük katedraller görebilirisiniz. Hepsini değil belki ama bir tanesini görmek de fayda var.
Hemen yolun karşısından çok hoş bir sokağa giriyoruz. Sağlı sollu garip şekillerdeki mimari yapılar şaşırtıyor bizi. Hemen sol tarafta oldukça gerçekçi görünen iskeleti fark ediyoruz ve flaşlar patlıyor…ve tabi sokağa yakışır şekilde çok uzun,örmeli,kıvırcık saçlı garip tipte bir adam da gözümüzden kaçmıyor.Pek tabi çaktırmadan hatıra almayı da unutmuyorum deklanşöre basarak. Tehlikeli bir iş yaptığımın farkındayım merak etmeyin. hemen ordan hızlı adımlarla uzaklaşıyorum.

Bir anda kendimi kralın tüm york şehrini hükmü altında tutmak için kullandığı etrafı yeşilliklerle çevrili bir tepenin üzerine kurulmuş sarayın önünde buluyorum. Biraz incelemeden sonra mancherster’e doğru yol almak için yola çıkıyoruz…

Yolda uçsuz bucaksız meralarda otlayan binlerce kuzuları ve hemen arkasında inekleri görüyoruz ve biraz ilerisinde de kurulmuş şirin ve muntazam dizilmiş İngiliz köylerini hayranlıkla seyrediyoruz. Sanki bir kompozisyon oluşuyor hayalimde ama bir şeyler eksikmiş gibi hissediyorum ve arıyorum eksik olan şeyi devam ederken yolculuk… Ve işte buldum: buğday tarlaları… Modernitenin getirdiği dev döver biçerlerin hemen hemen birkaç kişinin emeğiyle binlerce dönümlük tarlaların hasatını toplayıp samanını da çok güzel bir balya yaparak bıraktığını görünce köyüme dönüyorum bir an için. Çocukluğuma doğru yol alıyorum. Babamın birçok imeceyle yazın ortasında inanılmaz sıcağın altında canhıraş orak yaptığı gelince gözlerimin önüne, içime bir burukluk kaplıyor. Bakıyorum babamın yeşil yeşil gözlerinin içine ve ulvi bir hasleti icra etmenin bıraktığı pırıltıyı görünce içime ferahlık kaplıyor. Bir nebzede olsun rahatlıyorum.’’oğlum çalışmak dünyanın en değerli hasletidir’’diyerek salladığı orağın karşısına dikilemeyen buğdayların çıkardığı iniltiyi hissedince yüreğimde hem seviniyor hem de biraz üzülüyorum. Sonra’’oğlum bak meciler su istiyor koştur su ver ağanlara’’ sesiyle ürperiyorum ve hemen koşuyorum su almaya erik ağacının altındaki güğümden ve bir taraftan da okumanın benim için ne kadar önemli olduğu düşünüyorum ve az da olsa sitem ediyorum babama bu küçük yaşta beni niye bu kadar çalıştırıyor diye… Yıllar sonra anlıyorum babamı ‘’beni aklı kalmasın ve gitsin bu diyarlardan çekmesin bu sıkıntıları’’ diye çalıştırdığını ve yüreğine taş basarak söylediğini bu sözleri. Ve hayranlıkla seyrediyorum ve biraz daha özlüyorum bu uzak diyarlardan babamı.

Artık yolculuğumuzu sonuna doğru yaklaşmaya başladık..

Son olarak manchester’a giriyoruz Pazar sabahı ve çok kalmadan selam verip geçiyoruz..tabi meşhur stadyuma uğramayı da unutmuyoruz.

Artık dönüş yolundayız…

Hiç unutamayacağımız heyecanları tatmanın sevinciyle yol alıyoruz Londra’ya doğru… Birkaç göl kenarının yanında durup hem fotoğraf çektiriyor hem de manzaranın keyfini çıkartıyoruz.
Artık Londra’dayız Pazar akşamı… Tatlı bir yorgunlukla ve tekrar keşfetme duygusunun verdiği sabırsızlıkla rüyalar alemine dalıyoruz…

30 Temmuz 2009 Perşembe

UMUDA SARILMAK...

Siz hiç soğuğun iliklerinize işlediği,müthiş bir gürültünün her an kulaklarınızda patladığı,korkunç bir kokunun burnununuzu dağlayıp geçtiği,ayaklarınızın inanılmaz acılar içinde kıvrandığı ufacık bir kasada yolculuk yaptınız mı?

Ya peki,belki de dünya varolalı hiç kimsenin ayak basmadığı,vahşi hayvanlarının kol gezdiği,asırlık ağaçların kulaklarınızı sağır edercesine rüzgarda savrulduğu,attığınız ufacık adımın nereye olduğunu anlamayacak kadar zifiri karanlığın olduğu ıssız bir ormanda,yanınızdaki hiç tanımadığınız kişinin elini sıkı sıkı tutarak ilerlediniz mi benliğinizdeki binlerce soruyla beraber?

Bu çok mu afaki geldi size? durun biraz hafifleteyim sizin için..

Daha önce hayatınızın da hiç görmediğiniz insanlara,sonsuz güvenle hayatınızı teslim ederek arkasına takılmak zorunda kaldığınız,sözlerinden tek bir kelime bile anlamadığınız insanlardan belki de hayatınızın en pahalı ve en berbat yiyeceğini satın aldığınız, yüzlerce kişinin senelerce yattığı yatakta,yağ ve tozdan yapış yapış hale gelen bir şilteye sıkı sıkıya sarılarak yatmak zorunda kaldığınız bir zaman oldu mu?

''Yok canım bu kadarda değil;bu zaman da böyle hayatları yaşayanlarda mı var'' diyerek şüpheli bakışlarla okuyorsanız mısraları ve hem de merak ediyorsanız,

'Umuda sarılmak'ın mısralarının bıraktığı ayak izlerini takip ederek; anadolunun köşesinden başlayan bu müthiş yolculuğa siz de eşlik edebilirsiniz...Yüreğinizde hissetmeniz dileğiyle..

22 Temmuz 2009 Çarşamba

İLK İZLENİMLERİM...

MERHABALAR.. TARİHİ MÜZEYİ ANDIRAN GÖRÜNÜŞÜ;SANKİ HER AN AĞLAYACAK BEBEK GİBİ OLAN HAVASI,ÇOK HOŞ BİR MOZAİK OLUŞTURAN İNSANLARIN KÜLTÜRLERİ,DAR SOKAKLARINDA SESSİZ BİR SU AKINTISI GİBİ İLERLEYEN TRAFİĞİ,BİRBİRİNE İNANILMAZ SAYGILI FERTLERİ,MADDİ ÖZGÜRLÜĞÜN SINIRLARININ ZORLANDIĞI TARİHİ ADADAN SELAMLARIMLA..
PEK TABİ BU KADAR FARKLILIĞININ OLDUĞU BİR DÜNYADA HAYATA ALIŞMAK VE İNSANLARIN İZLEDİĞİ YOLDA YER BULAMABİLMEK O KADAR DA KOLAY OLMUYOR.HER NE KADAR DA ÖZGÜVENİNİZ YÜKSEK OLSA DA YABANCI BİR DİYARDA BAZEN KENDİNİZİ SİLKELEMENİZ GEREKİYOR VE ''BEN DE BURDAYIM''DİYEBİLMEK İÇİN DAHA FAZLA ZAMANA İHTİYACINIZ OLABİLİYOR..İŞTE BU ZAMAN AKIP GİDERKEN BİZ DE ÇABALIYOR VE ALIŞMAYA ÇALIŞIYORUZ ETRAFIMIZA..

SADECE BİR ÖZET GEREKİRSE LONDRANIN KİMLİĞİNE DAİR;LONDRA,DÜNYANIN HER BİR ÜLKESİNİNİN SANATÇISINI GÖNDEREREK SAHNE ALDIĞI VE O SAHNEDEN EN İYİ PERFORMANSLA İNEBİLMEK İÇİN BÜYÜK BİR ÇABA SARFETTİĞİ BİR TİYATRODUR.ASLINDA DÜNYANIN GÖSTERİ MERKEZİ DESEK YANILMIŞ OLMAYIZ..

PEK TABİ İNSAN KALEMİ ELİNE ALIP LONDRAYI UZUN UZADIYA ANLATMAK İSTEDİĞİNDE HİÇ DE KOLAY BİR İŞE KALKIŞMADIĞI BİLMELİDİR. NİYE Mİ? ASLINDA LONDRAYI ANLATMAK TÜM DÜNYAYI ANLATMAKTIR DA ONDAN.
HANGİ BİRİSİNİ ANLATCAKSINIZ Kİ..?

--RAHATSIZ EDİYOR DİYE AYAKKABILARINI ÇIKARTIP YALIN AYAK DERS ANLATAN JAMAİKALI ÖĞRETMENİ Mİ?

--ŞEHRİN MERKEZİ CADDELERİNDEN BİRİNİN BAŞINDA,HER TÜRLÜ BÖCEĞİ KIZARTIP BÜYÜK BİR KEYİFLE YİYEN UZAK DOĞULULARI MI?

--HER TÜRLÜ KEBAP YAPIP TÜM DÜNYA İNSANLARIN BEĞENİSİNE SUNAN VE ASLINDA LONDRANIN VAZGEÇİLMEZİ HALE GELEN TÜRK KEBAPÇILARINI MI?

---CADDENİN ORTASINDA BİRBİRİNE AVAZININ ÇIKTIĞI KADAR BAĞIRAN VE HİÇ BİRBİRLERİNE DOKUNMADAN AYRILAN ZENCİ KADINLARI MI?

---HAFİFTEN BİR GÜNEŞ GÖRDÜKLERİNDE PARKLARA KOŞAN VE HAYA SINIRLARINI ZORLAYAN KUZEYLİLERİ Mİ?

--GELENEKSEL HALE GELMİŞ KIYAFETLERİ SARIK VE CÜBBE İLE CADDELERDE ÇOK RAHAT DOLAŞABİLEN,KİMSENİN ONLARI YADIRGAMADIĞI VE AKSİNE İNANILMAZ SAYGI GÖSTERİLİLEN İRANLILARI MI?

---SADECE BELLİ BİR BÖLGEDE FARKLI BİR DÜNYA OLUŞTURAN UFACIK ÇOCUĞUN BİLE DİNİ KIYAFETİ OLAN KEPİ GİYEN VE TAKMASI GEREKTİĞİ PERUKLA DOLAŞAN İSRAİLLERİ Mİ?
HANGİSİNİ ANLATMAMI İSTERSİNİZ?

MERAK ETMEYİN HEPSİNİ ANLATACAĞIM SÖZÜMÜN YETTİĞİ KADAR..
PEK TABİ BEN YER BULDUKÇA ONLARIN ARASINDA AKTARCAĞIM SİZLERE TECRÜBEMİ..KEYİF ALMANIZ DİLEĞİ İLE..

12 Temmuz 2009 Pazar

SELAMLARIMLA

MERHABALAR...HİKAYE YAZMAYI DEĞİL BELKİ AMA ''HİKAYE'' KELİMESİNİ NEDENDİR BİLİNMEZ ÇOK SEVERİM.HAYATIMDA DA ÇOK FARKLI BİR KEYİFLE KULLANIRIM BU KELİMEYİ. HAKİKATEN YAZMAK,BİR ŞEYLER KARALAMAK ÇOK FARKLI VE BİR O KADAR DA ANLAMLI BİR MEZİYET..İNSANIN HAYATINDA HİKAYE EDEBİLECEK FARKLILIKLARIN OLMASI ÇOK GÜZEL..HEM DEĞİL MİDİR İNSANIN HAYATINI ANLAMLI VE YAŞANABİLİR KILAN BU FARKLILIKLAR? ONUN İÇİNDİR ''YAŞADIM''DEMEK İÇİN ÇALIŞMALIDIR İNSAN HAYATINI FARKLILAŞTIRMAK İÇİN..İŞTE BEN HEM HAYATIMI BİRAZ DAHA FARKLILAŞTIRMAK HEM DE FARKLI HAYATLARA HOŞ BİR NEFES ÜFLEMESİNİ İÇİN LONDRADA,BU TARİHİ ADADA, TECRÜBELERİMİ PAYLAŞMAK İSTEDİM SİZLERLE. BU MISRALARIM TANIŞMA SELAMI OLSUN SİZLERE..DEVAM EDEGELECEK YAZILARIMA HOŞ DÜŞÜNCELERİNİZİ DE EKLERSENİZ MUTLU EDERSİNİZ BENİ ... SEVGİLERİMLE...GÖRÜŞMEK ÜZERE..

LONDRA HİKAYEM

MERHABA ARKADAŞLAR...LONDRA HİKAYEMİ ARTIK BURADAN TAKİP EDEBİLİRSİNİZ..LONDRADAKİ EĞİTİM DÖNEMİMDE YAŞADIĞIM FARKLI GÖZLEMLEMLERİMİ BURADA SİZLERE HİKAYE EDECEĞİM...KEYİF ALMANIZ DİLEĞİYLE..